171 gün kaldı
Tuğrul Kırankaya
2026 yılının sonuna tam olarak 171 gün kaldı. Bizler yaşasak da yaşamasak da 171 gün sonra 2027 yılının içerisine girmiş olacağız.
25 Haziran perşembe günü başlayan Aşure ayı, 14 Temmuz Salı günü sona erecek.
Muharrem ayı Hicri takvime göre ilk ay olarak kabul edilir. Bu ay içerisinde yapılacak faziletlerin çok daha önemli olduğuna inanılır.
Tutulacak olan oruçların Ramazan ayı boyunca tutacağımız oruçlardan daha büyük sevaplara sahip olduğu Peygamber efendimizin hadislerinde de açık bir şekilde belirtilmiştir.
Bizlerden de beklenen bu günlerde orucumuzu tutmak, ihtiyaç sahibi olanlara sadakalarımızı ulaştırmak ve dualarımızla yeni bir yıla girmek olmalıdır.
Aşure denince benim en sevdiğim tatlıların başında geldiğini de itiraf etmeliyim.
Her yıl birçok aşureyi tadıp, en iyisinin yine annemin yaptığı olduğunu söylemeliyim.
Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır dedikleri gibi herkesin de aşure yapış şekli ve sunumu birbirlerinde çok farklı.
Kimisi sıcak servis ediyor, kimisi soğuk.
Kimi tarçınını ve kuş üzümünü kaynatırken içerisine katıyor, kimisi de sadece üstüne süs olarak koymayı tercih ediyor.
Herkes farklı bir lezzette, çok farklı bir sunumla önümüze getiriyor.
Bol sulu olanı da var, kupkuru olanı da…
Ben hepsini severek tadan ve aşureyi yapıp önümüze koyanların işleri, güçleri, sağlıkları yerinde olması için duamı ediyorum.
Bu senenin ilk aşuresini annem Karamürsel’den göndermiş. Ofiste tadına baktık. Tadına baktık derken, benden kalanın tadına arkadaşlar baktı. Sanırım 3-5 kase yemişimdir.
Daha sonrasında Osmanlı Baharat’ın sahibi Nurettin abinin evinde yaptığı aşureyi yemek nasip oldu.
En son olarak da Uğur Uludağ abimin eşi Aynur ablamızın yapmış olduğu aşureyi ofiste yemeğe devam ediyoruz.
Bahsettiğim gibi ilk geldiğinde sıcak sıcak yedim. Buzdolabına koyup ertesi gün soğuk soğuk yedim. Halen de dolaptan çıkartıp yemeğe devam ediyorum.
Elleri dert görmesin, getirenden de, yapandan da, bizleri düşünenlerden de Allah razı olsun.
Yemek demişken ben gerçekten birkaç gün dolapta kalmış yemekleri veya tatlıları yemeği çok seviyor ve lezzetli buluyorum.
Poğaça ve simitin bile bir gün sonra yenmesini daha lezzetli buluyorum.
Tabii ki dumanı üstünde tüterken çok daha lezzetli ve keyifli ama ben oldum olası kalmış ve beklemiş yemekleri tercih ediyorum.
Düşünsenize mesela güveçte pişmiş bir kurufasulyenin bir gün bekleyip ağdalanmasını ve pilavın üstüne koyup yediğinizi…
Fırından çıkmış kuzu etinin bir gün sonra az ısıtılıp sofraya getirildiğini…
Anne köftesi ve patatesin sofradan artanının buzdolabına kaldırıldığını ve gece acıktığınızda dolaptan alıp mideye soğuk soğuk indirdiğinizi…
Ülke olarak gırtlağına düşkün ve gastronominin zirvesine çıkmış bir memleketiz.
Etin de, sebzenin de en lezzetlisinin bizde olduğunu iddia edebilirim.
Balığın padişahı lüferi başka hangi ülkede bizdeki sunum tarzıyla yiyebilirsiniz ki?
Hamsiyi, sardalyayı, istavriti…
Ton balığını ve uskumru balığını bile bir sanat harikası şekline getiren bizler değil miyiz?
Lahmacunu, patlıcanlı kebabı, tavuk kanadı başka nerede bulabiliriz?
Ya baklavayı, Sütlü Nuriye’yi?
Ramazan ayı içerisinde birbirinden değişik meyvelerle sofralarımıza getirilen Güllaç tatlısını hangi topraklarda bu kadar lezzetli olanını yiyebiliriz?
Gerçekten oldukça bereketli ve oldukça lezzetli ürünlerin bulunduğu topraklar üzerinde yaşıyoruz.
Etinden, sütünden, balığından, pirinci ve bulgurundan bol bol faydalanıyoruz
Gözümüzü açıyoruz,
Peynir, zeytin, bal ve reçel.
Öğlen oluyor,
İzmir köfte, fırında makarna, sütlaç.
Akşam şöyle mükellef bir kebap masası, salatası, tatlısı…
Tabii bu bahsettiklerimin tamamı bu sıralar bir servet durumunda.
Her günü bırakın, ayda bir bahsettiğim şekilde yememiz ve içmemiz bile son zamanlarda pek mümkün değil.
Ne diyelim, hayatın ve ülkemizin kıymetini bilelim.
Elimizden geldiğince iyi ve mutlu olmak için çaba sarf edelim.
Gün gelir devran döner.
Gün gelir, eskiden yaşadığımız güzel günler de gerisin geriye gelir.
Benden söylemesi.

