Şüphemin adı sezgi
Tuana Yılmaz
Şüpheleniyorsam, gerçektir. Belki kulağa fazla kesin, fazla iddialı, hatta biraz acımasız geliyor. Ama insan bazen bir şeyleri kanıtlarıyla değil, içindeki sessiz değişimle fark eder. Birinin ses tonunun değişmesi, cümlelerin arasına saklanan eksiklikler, eskiden doğal gelen bir davranışın artık yapay görünmesi… Bunların hiçbirini tek başına mahkeme delili sayamazsın elbette. Fakat insan kalbi de her şeyi durduk yere sorgulamaz. İçinde bir şey sürekli “Burada bir terslik var” diyorsa, o sesi sırf huzurun bozulmasın diye susturmak bazen kendine yaptığın en büyük haksızlıktır. Çünkü bazı gerçekler kapıyı çalıp “Ben geldim” demez. Önce şüphe olarak girer hayatına. Sonra huzursuzluk olur. Ardından sessizlik. En sonunda da gerçeğin kendisi.
Ben artık şüphelerimi küçümsemiyorum. Çünkü insanın sezgileri çoğu zaman aklının henüz toparlayamadığı parçaları bir araya getirir. Bir bakışın neden değiştiğini hemen açıklayamazsın. Bir insanın sana neden eskisi gibi davranmadığını ilk anda kelimelere dökemezsin. Ama fark edersin. İçinde bir şey yer değiştirir. Önceden güvenle baktığın bir yerde artık dikkatle bakmaya başlarsın. Önceden düşünmeden inandığın cümleleri artık ikinci kez tartarsın. İşte şüphe tam burada doğar. Ve bazen insanın asıl yanıldığı yer, şüphelenmek değil; şüphelendiği hâlde kendini ikna etmeye çalışmaktır.
Çünkü biz çoğu zaman gerçeği değil, inanmak istediğimizi seçiyoruz. “Yok canım, öyle değildir.” “Ben yanlış anlamışımdır.” “Belki de fazla düşünüyorum.” “Kesin benim kuruntum.” Bu cümleleri kaç kez kendimize söyledik? Kaç kez içimizde alarm çalarken dışarıya sakin görünmeye çalıştık? Kaç kez bir başkasının rahatını kendi huzurumuzun önüne koyduk? Oysa insan sürekli kendinden şüphe etmeye başladığında, karşısındaki kişinin davranışlarını sorgulamaktan çok kendi akıl sağlığını sorgular hâle gelir. Ve bu, ilişkilerin en tehlikeli noktalarından biridir.
Şüphe elbette her zaman gerçek değildir. Bunu da kabul etmek gerekir. Bazen korkularımız geçmiş deneyimlerimizin gölgesinde büyür. Bazen incinmişliğimiz, olmayan bir şeyi varmış gibi gösterir. Bazen de fazla düşünmek, en masum davranışın bile altında başka anlamlar aramamıza neden olur. Bu yüzden her şüpheyi gerçek kabul etmek kadar, her şüpheyi saçmalık diye reddetmek de yanlıştır. Mesele şüpheyi körü körüne takip etmek değil; onu ciddiye alıp gerçeği aramaktır. Çünkü sezgi sana kapıyı gösterir, fakat kapının ardında ne olduğunu anlamak için aklını da yanında götürmen gerekir.
Benim için asıl mesele artık “Haklı mıyım?” sorusu değil. Asıl mesele, “Neden bu kadar uzun zamandır kendimi ikna etmeye çalışıyorum?” sorusu. Çünkü insan gerçekten huzurlu olduğu bir ilişkide sürekli açıklama aramaz. Her kelimenin altını kazımaz. Telefon sessiz kaldığında senaryolar yazmaz. Bir bakıştan anlam çıkarmaya çalışmaz. Sürekli “Bir şey mi var?” diye düşünmez. Güven varsa insanın zihni dinlenir. Güven yoksa zihnin gece gündüz mesai yapar. Üstelik bunun fazla mesaisi için kimse sana maaş da bağlamaz; sadece yorgunluk verir.
Bazen şüphe, karşımızdaki insanın yaptığı tek bir şeyden doğmaz. Küçük küçük biriken davranışlardan doğar. Bir gün fark etmediğin bir mesafe, ertesi gün yakaladığın bir çelişki, sonra cevapsız bırakılan bir soru… Tek tek bakıldığında önemsiz görünen ayrıntılar zamanla aynı resmin parçalarına dönüşür. İşte insanı asıl yoran da budur. Çünkü ortada tek bir büyük olay yoktur. Ama ortada giderek büyüyen bir his vardır. Ve o his, sana her gün biraz daha “Bir şeyler eskisi gibi değil” der.
İnsanların en büyük yanılgılarından biri, gerçeğin mutlaka büyük bir itirafla ortaya çıkacağını sanmalarıdır. Oysa bazen gerçek, bir insanın sana artık eskisi gibi bakmamasıdır. Bazen konuşurken gözlerinin kaçmasıdır. Bazen söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmamasıdır. Bazen seni ikna etmek için gereğinden fazla çaba göstermesidir. Bazen de hiçbir şey söylemeden verdiği cevaptır. Çünkü insanın davranışları, ağzından çıkan cümlelerden çok daha dürüst olabilir. Kelimeler düzenlenebilir, açıklamalar hazırlanabilir, bahaneler bulunabilir. Ama davranışlar çoğu zaman insanın kontrolünden kaçar.
Ben artık bana huzur vermeyen şeyleri “abartıyorum” diyerek geçiştirmek istemiyorum. Çünkü huzurumu kaybettiğim yerde kendimi suçlamayı reddediyorum. Bir şey beni rahatsız ediyorsa, önce kendime kulak vereceğim. Sonra karşımdakini dinleyeceğim. Sonra davranışlara bakacağım. Ve bütün bunların sonunda hâlâ aynı şüphe yerinde duruyorsa, onu görmezden gelmeyeceğim. Çünkü insan bazen başkasına güvenmek uğruna kendine olan güvenini kaybediyor. İşte benim artık kabul etmek istemediğim şey tam olarak bu.
Bir insan sana “Bana güven” diyebilir. Fakat güven, söylenen bir cümle değildir. Güven, tekrar tekrar gösterilen bir davranıştır. Güven istemek kolaydır; güvenilir olmak emek ister. Bir insanın söylediklerine değil, söyledikleriyle yaptıklarının arasındaki mesafeye bakmak gerekir. Çünkü bazı insanlar kendilerini anlatmakta ustadır ama davranışları onları ele verir. Ve bazen gerçeği öğrenmek için daha fazla soru sormana bile gerek kalmaz. Sadece biraz susup izlemek yeterlidir.
Şüpheleniyorsam, artık kendimi susturmayacağım. Ama şüpheleniyorum diye de kimseyi suçlamayacağım. Çünkü benim aradığım şey bir suçlu değil, gerçeğin kendisi. Gerçek neyse onu bilmek istiyorum. Canımı yakacaksa da bilmek istiyorum. Hoşuma gitmeyecekse de bilmek istiyorum. Çünkü acı bir gerçek, insanı bir süre yaralar; ama yalan, insanın kendine olan güvenini yavaş yavaş kemirir. Ben artık rahat görünmek uğruna içimde huzursuzluk taşımak istemiyorum.
Belki de büyümek biraz budur. Her şüphede kavga çıkarmamak ama hiçbir şüphede kendini de inkâr etmemek. Her şeyi paranoyaya çevirmemek ama açıkça görünen şeylere de gözlerini kapatmamak. İnsanları dinlemek ama davranışlarını daha çok önemsemek. Affetmek ama aynı hatayı defalarca normalleştirmemek. Güvenmek ama kendini kaybetme pahasına değil.
Çünkü insanın kendine ihanet etmesinin en sessiz biçimi, hissettiği gerçeği sürekli inkâr etmesidir. “Bir şey yok” diyerek uyuduğun gecelerde bile içindeki ses susmuyorsa, belki de artık o sesi dinleme zamanı gelmiştir. Her sezgi doğru çıkmayabilir. Her şüphe gerçek olmayabilir. Ama her şüphe, en azından bir soruyu hak eder. Ve bazen o sorunun cevabı, hayatındaki birçok şeyi yeniden anlamlandırır.
Ben artık şunu biliyorum: Bir şey içimde sürekli huzursuzluk yaratıyorsa, onu yok sayarak huzur bulamam. Çünkü bastırılan şüphe ortadan kaybolmaz; sadece büyür. Bugün küçük bir soru olan şey, yarın büyük bir güvensizliğe dönüşür. Sonra insan karşısındaki kişiden çok kendi zihniyle savaşmaya başlar. O yüzden bazı şeyleri zamanında konuşmak, zamanında görmek ve gerektiğinde zamanında gitmek gerekir.
Şüpheleniyorsam, gerçeği ararım. Gerçeği bulduğumda da sonucuyla yüzleşirim. Çünkü artık sırf birini kaybetmemek için kendimi kaybetmeye niyetim yok. Bir insanın yanında kalabilmek için sürekli kendi sezgilerimi susturmak zorunda kalıyorsam, orada zaten sahip olduğum şeyin adı güven değildir. Sadece alışkanlıktır. Ve alışkanlıkla sevgi arasındaki farkı anlamak, insanın hayatında verdiği en ağır ama en gerekli kararlardan biridir.
Belki bazı insanlar benim şüphelerimi fazla bulacak. Belki “Çok düşünüyorsun” diyecekler. Olsun. İnsanların benim içimde kopan fırtınayı bilmeden verdiği hükümler artık beni ilgilendirmiyor. Çünkü herkes dışarıdan bakınca sakin görünen hayatların içinde neler olduğunu bilemez. Herkesin kendi gecesi, kendi sessizliği, kendi cevapsız sorusu vardır. Benimki de benim.
Ve eğer bir gün şüphemin gerçek olduğunu öğrenirsem, kendime kızmayacağım. “Neden daha önce anlamadım?” demeyeceğim. Çünkü insan bazen gerçeği görmeye hazır olduğunda görür. Bazen kalbin bildiğini akıl kabul etmekte gecikir. Bazen sevgi, gerçeğin önüne perde çeker. Bazen de umut, gözlerimizin önündeki şeyi görmek istemez. Ama o perde bir gün kalkar.
İşte o gün, insanın karşısında iki seçenek kalır: Ya gördüğü gerçeği inkâr edip eski hayatına devam edecek ya da canı yansa bile kendine dürüst olacaktır. Ben ikincisini seçerim. Çünkü hayat, sürekli bir şeylerden şüphe ederek geçirilecek kadar uzun değil. Ama kendine yalan söyleyerek geçirilecek kadar da kısa.
Şüpheleniyorsam, durup bakarım. Dinlerim. Gözlemlerim. Sorularımı sorarım. Cevapların tutarlılığına bakarım. Sonra kararımı veririm. Çünkü artık sezgilerimi düşmanım değil, uyarı sistemim olarak görüyorum. Fakat son sözü yine aklıma bırakıyorum. Ne körü körüne inanacağım ne de körü körüne suçlayacağım. Gerçek neyse onun karşısında duracağım.
Ve belki bütün bu hikâyenin en ağır cümlesi şudur: İnsan çoğu zaman gerçeği öğrendiğinde değil, gerçeği öğrenmesine rağmen kalmaya devam ettiğinde kendine haksızlık eder.
Ben artık kendime haksızlık etmeyeceğim.
Şüphemin peşinden koşup hayatımı zehir etmeyeceğim; ama içimdeki sesi de susturmayacağım. Çünkü bazen o ses korku değildir. Bazen o ses, insanın kendisini korumaya çalışan en eski ve en dürüst tarafıdır.
Ve eğer sonunda yanılmışsam, özür dilerim. Ama eğer haklıysam, kendime bir daha “Neden hissettiğin hâlde sustun?” diye sormak istemiyorum.
Çünkü bazı gerçekler geç öğrenildiğinde sadece gerçeği değil, kendine olan güvenini de yanında götürür.
Ben artık gerçeği erken bilmek istiyorum.
Ne olursa olsun.
Çünkü gerçeğin can yakmasına razıyım; ama yalanın içinde kendimi kaybetmeye değil.

