Sessizliğin eşiğinde bırakılanlar
Tuana Yılmaz
Hayat, insanı çoğu zaman sahip olduklarıyla değil, sahip olamadıklarıyla büyütür. Beklenenin gelmeyişi de işte bu büyümenin en sessiz ve en ağır tarafıdır.
Çünkü bazı yoklukların sesi vardır; kapının hiç çalmaması, bir mesajın hiç gelmemesi, verilen sözlerin yıllarca havada asılı kalması gibi...
İnsan bazen gelmeyeni o kadar uzun bekler ki, beklemek onun karakterinin bir parçası hâline gelir. Oysa hiçbir insan, kendi hayatının misafiri olmak için yaratılmamıştır.
Beklemek güzeldir; eğer sonu varsa. Sabretmek değerlidir; eğer karşılığı varsa. Ama insanın kendisini yıllarca eksik bırakmasına sebep olan her bekleyiş, artık bir erdem değil, ağır bir yük hâline dönüşür.
Kimse bize şunu öğretmedi: Bazı kapılar hiç açılmayacak. Bazı insanlar hiç değişmeyecek. Bazı dualar kabul olmayacak. Bazı vedalar geri dönmeyecek.
Ve bazı bekleyişler, yalnızca bize zaman kaybettirecek. İşte insanın olgunluğu tam da burada başlar. Gelmeyeni kabullenmekte değil; onun yokluğunda da yaşamayı öğrenmektedir. Çünkü hayat yalnızca gelenlerden ibaret değildir. Bazen gelmeyenler de bizi yeniden inşa eder.
Bir gün dönmesini beklediğin insan dönmez ama sen yeniden ayağa kalkarsın. Uğruna yıllar verdiğin emek karşılığını bulmaz ama sen yine de üretmeye devam edersin. Çok sevdiğin bir insan seni anlamaz ama sen kendini anlamayı öğrenirsin. Beklenen gelmez belki ama insan, hiç ummadığı bir şekilde kendisine kavuşur.
Beklediğin şey gelmedi diye hayat sana sırtını dönmüş değildir. Bazen hayat, sana vermediği şeylerle seni korur. Çünkü her kavuşmak mutluluk değildir. Her gelen huzur getirmez. Her bekleyiş mutlu sonla bitmez. İnsan bunu ancak yıllar sonra anlayabilir.
Bugün kayıp gibi görünen bir şeyin, yarın kurtuluş olduğunu fark etmek mümkündür. Belki de seni yıpratacak bir insan hayatına hiç girmediği için üzülüyorsundur. Belki de kaybettiğini sandığın şey, aslında kaybetmemen gereken kendindi. İnsan bazen en çok kendisini bekletir çünkü. Başkalarına verdiği değeri kendisine vermeyi unutur.
Ve zaman geçer... Bir sabah uyanırsın. Telefonuna bakmazsın. Kapıya koşmazsın. Takvime işaret koymazsın. Bir günün daha geçmesine üzülmezsin.
Çünkü beklemekten yorulan ruhun, nihayet dinlenmeyi öğrenmiştir. İşte o gün anlarsın; mesele beklenenin gelmesi değilmiş. Mesele, senin kendine ne kadar geç kaldığınmış.
Çünkü hayat kimseyi beklemek için verilmiş uzun bir mola değildir. Yaşam, ertelenmek için fazla kısa ve fazla kıymetlidir.
Beklenen gelmeyebilir. Bu, senin değersiz olduğunu göstermez. Sevilmediğini, görülmediğini ya da hak etmediğini de göstermez.
Sadece hayatın her zaman bizim planlarımızla ilerlemediğini gösterir. Bazı yollar bizi gitmek istediğimiz yere değil, gitmemiz gereken yere götürür.
Bazı kayıplar, aslında görünmeyen kazançlardır. Ve bazı kapanan kapılar, arkasında bizi küçülten dünyaları saklı tutar.
Unutma; insan beklediği için değil, beklerken kendisini unuttuğu için yorulur. Bu yüzden bazen en büyük cesaret, bir kapının açılmasını beklemek değil, o kapının önünden sessizce yürüyüp gitmektir. Çünkü hayat, gelmeyenlerin yasını tutmak için değil; gelen güzelliklere yer açmak için yaşanır.
Ve bazen en güzel başlangıçlar, "Artık beklemiyorum." dediğin yerde başlar. Beklediğin şey gelmediğinde, önce kapıya bakarsın. Sonra saate.
Sonra telefona. Sonra yine kapıya. İnsan beklediği şeyin geleceğine o kadar inanır ki, gelmeyişini ihtimaller arasına koymaz bile.
Oysa hayatın en eski huylarından biridir bu; bekleneni getirmemek, umulanı eksiltmek ve insanı kendi içinde bırakarak olgunlaştırmak.
Belki de bu yüzden en ağır yükler omuzlara değil, beklentilerin üzerine çöker. İnsan çoğu zaman kaybettikleri için değil, geleceğine emin olduğu şeyler gelmediği için yorulur. Bir çocuk, babasının bir gün değişeceğini bekler.
Bir kadın, sevdiği adamın verdiği sözleri tutmasını bekler. Bir adam, yıllarca emek verdiği işinin karşılığını almayı bekler. Bir yaşlı, kapısının çalınmasını bekler.
Ve zaman, hepsinin omzuna sessizce oturur. Beklemek bazen sevmenin başka bir adıdır çünkü. Bazen inanmanın, bazen de vazgeçememenin... Fakat kimsenin bize öğretmediği bir şey vardır; beklemek ile hayatı ertelemek aynı şey değildir.
İnsan hayatının en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu hep bir sonraki güne emanet etmesidir. “Biraz daha sabredeyim”, “Biraz daha bekleyeyim”, “Belki yarın olur”, “Belki bu kez değişir” der durur.
Böylece yıllar geçer ve insan, yaşadığını zannettiği hayatın aslında yalnızca bir bekleme odası olduğunu fark eder.
O odada nice mevsimler geçmiştir. Pencereden bakmış, güneşin doğuşunu ve batışını izlemiştir ama hiçbir zaman kapıyı açıp dışarı çıkmayı düşünmemiştir.
Çünkü ona hep beklemesi gerektiği öğretilmiştir. Oysa bazen kurtuluş, beklemekten vazgeçmekte gizlidir. Çünkü beklemek her zaman sabır değildir.
Bazen kendine yapılan en büyük haksızlıktır. Kendini yıllarca bir başkasının kararlarına, sevgisine, vicdanına ya da dönüşüne teslim etmektir.
Beklenen gelmediğinde insanın içinde iki ayrı ses konuşmaya başlar. Biri hâlâ umut etmek ister. Diğeri ise yorulmuştur. Birisi “Biraz daha bekle” derken, diğeri “Artık kendine dön” diye fısıldar.
İnsan en büyük savaşını işte burada verir. Çünkü vazgeçmek kolay değildir. Beklemek alışkanlık yapar.
Bir gün gelecek olan mutluluğun hayali, bugünün eksikliğini örtmeye başlar. İnsan kendisini bile kandırabilir. Gelmeyen bir telefonu meşgul sanır, tutulmayan sözü unutkanlığa verir, gösterilmeyen sevgiyi utanmaya bağlar.
Bahaneler büyürken insan küçülmeye başlar. Sonra bir gün aynaya bakar ve beklerken kaybettiği şeyin karşısındaki insan olduğunu fark eder.

