Küllerimle barıştığım gün
Tuana Yılmaz
Bazı savaşların kazananı olmaz derler; oysa insanın kendiyle verdiği savaşın sonunda ya tamamen kaybedersin ya da yeniden doğarsın.
Ben ikisini de yaşadım. Bir zamanlar aynalara bakmaktan korkan gözlerim vardı benim.
Kendime yabancı, kendi sesine küsmüş, kendi kalbinin kapısını içeriden kilitlemiş biriydim. İnsanların beni kırdığına inanıyordum ama en derin yaraları kendi ellerimle açtığımı fark etmem uzun yıllarımı aldı.
Kendimi affetmediğim her gün, hayat beni biraz daha eksiltti. Yapamadıklarımın hesabını tuttum, söyleyemediklerimin yasını tuttum, kaybettiklerimi omuzlarımda taşıdım.
Bir hata yaptığımda en acımasız yargıç ben oldum, bir başarısızlığımda en ağır cezayı yine ben verdim kendime.
Geceleri başımı yastığa koyduğumda dünyanın bütün sesleri susar, geriye yalnızca kendi içimdeki o bitmek bilmeyen mahkeme kalırdı.
Kendimi yargıladım, küçümsedim, susturdum ve sonra neden mutsuz olduğumu anlamaya çalıştım. Oysa insan, en çok kendisine söylediği sözlerden yaralanıyormuş. Bunu çok geç öğrendim.
Kendimle savaştım ben; hem de kimsenin görmediği cephelerde. Kimsenin alkışlamadığı zaferler kazandım, kimsenin bilmediği yenilgiler yaşadım. İnsanlar beni gülerken gördü ama içimdeki çocuğun sessizce ağladığını kimse duymadı.
Çünkü bazı gözyaşlarının sesi olmaz. Bazı çığlıklar yalnızca insanın kendi içinde yankılanır. Yıllarca kendimden kaçtım.
Başkalarının sevgisinde tamamlanmaya çalıştım.
Birileri beni seçerse değerli olacağıma, birileri beni severse eksiklerimin tamamlanacağına inandım.
Oysa eksik olan sevgim değil, kendime olan merhametimdi. İnsan ne kadar sevilirse sevilsin, eğer kendini sevmeyi bilmiyorsa bütün sevgiler kapısının önünden sessizce geçip gidiyor. Bunu da yaşayarak öğrendim.
Kendime verdiğim savaşta en ağır silahım yine kendimdim. Bir yanım yaşamak isterken diğer yanım hep vazgeçmek istedi. Bir yanım affetmek isterken diğer yanım yılların öfkesini taşımaya devam etti.
İçimde iki ayrı insan yaşadı sanki; biri yaralarını saklayan küçük bir çocuktu, diğeri o çocuğu sürekli suçlayan yorgun bir yetişkin. Yıllarca birbirlerine bağırdılar. Ben ise hangisinin sesini dinleyeceğimi bilemedim. Sonra bir gün anladım ki ikisi de bendim. Affedilmeyi bekleyen de bendim, affetmesi gereken de.
Sevilmeyi bekleyen de bendim, sevmesi gereken de. İnsan bazen dünyanın en büyük savaşını kendi kalbinin tam ortasında veriyor.
Kimse fark etmiyor ama her gün biraz daha yoruluyorsun. Yüzüne sürdüğün tebessümler makyaj gibi akıp gidiyor geceleri. Kalabalıklar içinde yalnız kalmayı öğreniyorsun.
Bir cümleye kırılıp saatlerce susuyorsun. Bir bakışın içinde günlerce kayboluyorsun.
Ve sonra hayat sana bir soru soruyor: Kendini ne zamana kadar düşmanın olarak göreceksin?
İşte her şey o soruyla değişmeye başladı benim için. Çünkü ilk defa kendime kızmadan baktım aynaya.
İlk defa kusurlarımı saymadan yüzüme dokundum. İlk defa kendime şunu söyledim; yoruldun ve bunun için kendinden nefret etmek zorunda değilsin. O gün hiçbir mucize olmadı. Gökyüzü başka renge bürünmedi.
Hayat bir anda güzelleşmedi. Ama içimde yıllardır kapalı duran küçücük bir pencere aralandı. İçeri biraz ışık girdi yalnızca. Sonra o ışık büyümeye başladı.
Kendime yüklediğim bütün sıfatları tek tek çıkardım üzerimden. Güçsüz dedim kendime yıllarca, meğer yalnızca yorgunmuşum.
Başarısız dedim kendime, meğer yalnızca yeniden başlamaktan korkuyormuşum. Değersiz dedim kendime, meğer değerimi yanlış kapılarda arıyormuşum.
İnsan bazen kendisi hakkında en büyük yalanları kendisine söylüyor. Sonra o yalanlara inanıp bütün hayatını onların etrafında kuruyor. Ben de öyle yaptım. Kendimi kaybettim, sonra bulmaya çalıştım.
Bulduğum kişi eskisi gibi değildi. Çünkü savaşlar insanı değiştirir. Bazı savaşlar seni daha sert yapar, bazıları daha merhametli.
Benim savaşım beni daha insan yaptı.
Artık yaralarımdan utanmıyorum. Çünkü onlar benim mağlubiyetim değil, hayatta kaldığımın kanıtı.
Kırıldığım yerlerden utanmıyorum çünkü ışık tam da oradan giriyor içeri. Ağladığım günlerden utanmıyorum çünkü gözyaşları bazen ruhun sessiz duasıdır.
Eskiden güçlü olmak hiç ağlamamak sanırdım. Şimdi biliyorum ki asıl güç, ağladıktan sonra ayağa kalkabilmekmiş. Kendime bunu öğrettim. İnsan bazen herkesi affediyor ama sıra kendisine gelince susuyor.
Oysa en çok kendimizi affetmeye ihtiyacımız var. Yanlışlarımızı, gecikmiş kararlarımızı, korkularımızı, eksiklerimizi...
Çünkü biz de insanız. Çünkü biz de yorulabiliriz. Çünkü bazen elimizden gelenin en iyisi yalnızca hayatta kalmak oluyor.
Bunun bile ne kadar büyük bir mücadele olduğunu ancak savaşanlar bilir. Bir zamanlar kendime çok ağır cümleler kurardım.
Şimdi daha nazik konuşuyorum kendimle. Çünkü insanın en uzun yolculuğu kendisine varmasıymış.
Kendimi sevmeyi öğreniyorum. Eksiklerimle, korkularımla ve bütün kusurlarımla birlikte.
Kusursuz olmak zorunda olmadığımı öğrendim. Her şeyi yetiştirmek zorunda olmadığımı, herkesi mutlu etmek zorunda olmadığımı, her yarayı hemen iyileştirmek zorunda olmadığımı öğrendim.
Şimdi artık kendime karşı değil, kendim için mücadele ediyorum. Ve sanırım insanın hayatındaki en büyük zafer tam da budur; bir gün aynaya bakıp karşısındaki yabancıyı değil, bütün yaralarına rağmen sevdiği bir insanı görebilmek.
Ben artık aynada düşmanımı görmüyorum.
Ben artık aynada hayatta kalan birini görüyorum.
Ve ilk defa, bu bana yetiyor

