BIST12.668,52%1.70
USD43.2797%0,13
EURO50,1988 %-0.1
ALTIN6.358,87 %-0.5

Kırılmadan konuşanların sessiz kibri

Tuana Yılmaz

Abone OlGoogle News
22 Temmuz 2026 17:44

İnsan, çoğu zaman sahip olduklarıyla değil, henüz kaybetmedikleriyle övünür. Hayatın ona uzattığı nimetleri kendi emeğinin mutlak karşılığı zanneder; sabrını hiç tükenmeyecek, iradesini hiç sarsılmayacak, ahlakını ise her koşulda dimdik ayakta kalacak bir kale gibi görür.

Oysa insanın kendisi hakkında verdiği en hatalı kararların büyük bir kısmı, henüz sınanmamış olmasından kaynaklanır. Çünkü insan, sınanmadan erdemli olduğunu sanabilir.

Açlık görmeden kanaatkâr, yalnızlık yaşamadan güçlü, ihanete uğramadan affedici, yoksulluğu tatmadan cömert ve kaybetmeden olgun olduğunu düşünebilir.

Hayat ona henüz zor sorularını sormamıştır ve o, cevaplarını ezbere bildiğini sanmaktadır. İşte tam da burada görünmez bir kibir doğar: Sınanmamışlığın kibri.

Bu kibir diğer kibirlere benzemez. Gösterişli değildir. Çoğu zaman nezaketin, özgüvenin ve hatta ahlakın içine gizlenmiştir. İnsan kendisini kibirli olarak görmez.

Aksine, haklı olduğunu düşünür. Başkalarının düştüğü çukurlara asla düşmeyeceğine, onların yaptığı hataları asla yapmayacağına inanır.

Bir annenin çocuğunu yetiştirme biçimini eleştirirken kendi çocuğuyla henüz büyük bir sınav vermediğini unutur.

Maddi sıkıntı yaşayan birini tembellikle suçlarken yarın kendisinin hangi kapıyı çalacağını bilemez. Boşanmış bir kadını ya da adamı yargılarken sevginin nasıl sessizce ölebileceğini hiç yaşamamıştır.

Hastalıklarla mücadele eden insanlara akıl verirken sağlığın ne kadar kırılgan olduğunu henüz öğrenmemiştir. Hayat ona henüz ağır bir mektup göndermemiştir ve o, posta kutusunun sonsuza kadar boş kalacağını sanmaktadır.

Sınanmamış insanlar çoğu zaman hayatı bir matematik problemi gibi görürler. Onlara göre doğru davranışların doğru sonuçları vardır.

İyi insanlar ödüllendirilir, kötü insanlar cezalandırılır. Çok çalışan herkes başarılı olur, sabreden herkes mutlu olur ve seven herkes sevilir.

Oysa hayat, insanın kurduğu bu basit denklemlerle ilgilenmez.

Hayat bazen en dürüst insanın kapısını yoksullukla çalar, en merhametli insanı yalnızlıkla sınar ve en güçlü görünen ruhu en beklenmedik yerinden kırar.

İşte o zaman insan anlar ki hayata dair sahip olduğu kesin yargıların büyük kısmı, aslında tecrübesizliğin süslü cümlelerinden ibarettir.

Bir insanın karakterini anlamanın en zor yanı, onu henüz sınanmamışken değerlendirmektir. Çünkü bolluk içinde cömert olmak kolaydır. Zamanı bol olanın yardımsever olması kolaydır. Sevildiği yerde sadık olmak kolaydır. Öfkelenmediğinde nazik olmak kolaydır.

Asıl mesele, elinden alınanların ardından kim olarak kalabildiğindir. İnsan kaybettiğinde kendisini tanır. Yalnız kaldığında kendi sesini duyar. Canı yandığında merhametinin gerçek olup olmadığını öğrenir. Bu yüzden hayat, karakter sınavlarını diploma törenlerinde değil, enkazların arasında yapar.

Ne gariptir ki sınanmamışlığın kibri, çoğu zaman en iyi niyetli insanlarda bile bulunabilir. Bir anne, çocuğu ergenlik dönemine gelmeden başka annelere nasihat verebilir.

Bir genç, yaşlılığın ne olduğunu bilmeden hayat üzerine büyük sözler söyleyebilir. Hiç aldatılmamış biri sadakatin ne kadar kolay olduğunu anlatabilir.

Hiç işsiz kalmamış biri çalışmanın tek çözüm olduğunu iddia edebilir. İnsan kendi bulunduğu yerin kalıcı olduğunu zannettiğinde, başkalarının düştüğü yerleri ahlaki bir eksiklik olarak görmeye başlar.

Oysa hayatın en büyük ironilerinden biri şudur: Bugün eleştirdiğin birçok şeyi, yarın anlamak zorunda kalabilirsin.

İnsan bazen en büyük derslerini kitaplardan değil, dizlerinin üzerine çöktüğü günlerden öğrenir. Çünkü acı, karakterin en dürüst öğretmenidir.

Acı insanı güzelleştirmez belki ama onu gerçeğe yaklaştırır. İnsanın kendisi hakkında taşıdığı romantik yanılgıları sessizce söküp atar.

Kendisini çok sabırlı zanneden biri, birkaç uykusuz gecede öfkesiyle tanışabilir. Kendisini çok güçlü sanan biri, küçücük bir telefon konuşmasının ardından saatlerce ağlayabilir.

Kendisini herkesten daha bilinçli gören biri, bir gün en yanlış kararı verebilir. İnsan işte o gün, başkalarını yargılamanın ne kadar kolay olduğunu anlar.

Belki de bu yüzden hayatın gerçekten olgunlaştırdığı insanların ortak bir özelliği vardır: Daha az konuşurlar, daha az yargılarlar ve daha çok anlarlar.

Çünkü bilirler ki insanın "Ben asla yapmam." dediği birçok şey, doğru zamanda ve doğru acıyla karşılaştığında mümkündür. Bu cümleyi kurmaktan korkarlar. Yerine başka bir cümle koyarlar: "Allah kimseyi sınamasın." Çünkü hayatın kibri törpüleyen en büyük tarafı, insanı kendi kesin hükümleriyle yüzleştirmesidir.

Sınanmamışlığın kibri, insanın farkında olmadan taşıdığı en ağır yüklerden biridir. Çünkü bu kibir bilgiyle değil, eksik tecrübeyle beslenir.

İnsan kendisini tanıdığını sanır ama aslında sadece hayatın ona gösterdiği taraflarını tanıyordur. Henüz aç kalmamıştır, henüz kaybetmemiştir, henüz terk edilmemiştir, henüz hastane koridorlarında sabahlamamıştır.

Dolayısıyla kendisi hakkında verdiği hükümler, tamamlanmamış bir hikâyenin ilk sayfalarından ibarettir.

İnsanın hayat karşısındaki en büyük yanılgılarından biri, yaşadığı küçük başarıları karakterinin mutlak bir kanıtı olarak görmesidir. Oysa hayat, insanın eline bazen cevap anahtarını vererek sınava sokar. Böyle zamanlarda herkes dürüst, herkes cesur, herkes merhametli görünür.

Asıl mesele, cevap anahtarının elinden alındığı andır. İşte o zaman insan, kendisi hakkında yıllardır anlattığı hikâyenin ne kadarının gerçek olduğunu öğrenmeye başlar.

Çünkü karakter, rahat zamanların süsü değildir; zor zamanların aynasıdır. Hayat insanı yalnızca ödüllendirmez, aynı zamanda tanıştırır. Kimi zaman kendi korkularıyla, kimi zaman sabırsızlığıyla, kimi zaman da yıllarca sakladığı kibriyle tanıştırır. İnsan, kendisini en çok kaybettiği yerde bulur.

Bugün sosyal hayatta en sık karşılaştığımız yargıların önemli bir kısmı, sınanmamışlığın ürettiği bu görünmez kibirden beslenmektedir. İnsanlar başkalarının hayatlarına dışarıdan bakarak kesin hükümler verirler.

"Ben olsam affetmezdim." derler. "Ben olsam asla vazgeçmezdim." derler.

"Ben olsam o evliliği sürdürürdüm." ya da "Ben olsam çocuğumu öyle yetiştirmezdim." derler. Oysa bu cümlelerin en tehlikeli tarafı, içinde gizlenen o küçücük kelimedir: "Ben." Çünkü o "ben", henüz aynı karanlık koridorlardan geçmemiştir. İnsan, kendi hayatının güneşli günlerinden konuşurken başkalarının fırtınalarını küçümsemeye meyillidir.

Ne var ki hayat, herkesi aynı sınıfta farklı sorularla sınar. Kimine evlat acısını sorar, kimine yokluğu, kimine ihaneti, kimine hastalığı, kimine de beklemeyi öğretir.

Beklemek de insanı sınayan en ağır imtihanlardan biridir. Bir şeyi çok istemek ve ona ulaşamamak, insanın karakterini sessizce şekillendirir.

Bugün sabırsızlıkla eleştirdiğimiz insanların kaç yıl boyunca sessizce beklediğini bilmiyoruz. Geceleri kimlerin gözyaşlarını yastıklarına sakladığını bilmiyoruz.

Hangi tebessümün arkasında ne kadar büyük bir yorgunluk bulunduğunu bilmiyoruz. Bu nedenle insanın başkalarına karşı taşıması gereken en önemli erdemlerden biri merhamettir. Merhamet, sadece acıyana gösterilen bir duygu değildir; aynı zamanda bilmediğimiz hayat hikâyelerine duyulan saygıdır.

Hayat, kibirle kurulan hiçbir dostluğu uzun süre sürdürmez. İnsan ne kadar güçlü olduğunu düşünürse düşünsün, hayatın ona hazırladığı sürprizleri önceden bilemez.

Bugün sağlıklı olan yarın bir hastane odasında dua ediyor olabilir. Bugün bolluk içinde yaşayan biri, yarın bir hesap makinesinin başında ay sonunu nasıl getireceğini düşünmek zorunda kalabilir.

Bugün kalabalık sofralarda kahkahalar atan biri, yarın sessiz bir odada yalnız başına yemek yiyebilir. İşte tam da bu yüzden tevazu, yalnızca güzel bir ahlak kuralı değildir; aynı zamanda hayatı doğru okuyabilme becerisidir.

Sınanmış insanların konuşmalarında dikkat çeken bir dinginlik vardır. Onlar hayat hakkında büyük ve keskin cümleler kurmaktan kaçınırlar.

Çünkü hayatın her cümlenin sonuna küçük bir dipnot eklediğini öğrenmişlerdir. "Şimdilik." Hayat hiçbir mutluluğun, hiçbir acının ve hiçbir gücün sonsuza kadar sürmeyeceğini fısıldar.

Bu yüzden gerçekten olgunlaşmış insanlar, kendi doğrularını bile mutlak gerçekler olarak sunmazlar. Tecrübeleri onlara yalnızca bilgi kazandırmamış, aynı zamanda alçak gönüllülüğü de öğretmiştir.

Kibir çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz. Bazen bir bakışta, bazen küçümseyen bir tebessümde, bazen de verilen sıradan bir nasihatte kendisini gösterir.

İnsan farkında olmadan başkalarının acılarını küçümseyebilir. Çünkü kendi yükünü en ağır yük zanneder. Oysa herkes görünmeyen bir savaşın içindedir.

Bir insanın hayatını yalnızca gördüğümüz birkaç sahneden ibaret sanmak, büyük bir yanılgıdır. Herkesin geceleri vardır ve herkesin anlatamadığı yaraları vardır.

İnsanların birbirine karşı daha nazik olması gerektiğini söyleyen bütün kadim öğretilerin temelinde de aslında bu gerçek yatar.

Belki de insanın hayatta ulaşabileceği en büyük olgunluk, "Bilmiyorum." diyebilme cesaretidir. Bir başkasının neden o kararı verdiğini bilmiyorum.

O acının beni nasıl değiştireceğini bilmiyorum. Yarın hangi imtihanla karşılaşacağımı bilmiyorum. İşte bu üç cümle, sınanmamışlığın kibrini sessizce ortadan kaldırır. Çünkü insan, bilmediğini kabul ettiği ölçüde öğrenmeye başlar.

Hayat bazen yıllarca öğretemediğini tek bir günde öğretir. Bir telefon çağrısı, bir hastane kapısı, bir mahkeme salonu, bir ayrılık mesajı ya da küçücük bir haber cümlesi...

İnsan kendisini yıllardır tanıdığını zannederken, bir gün bambaşka biriyle karşılaşabilir. O kişi yine kendisidir. Daha kırılgan, daha yorgun ama aynı zamanda daha gerçek bir kendisi.

İşte o gün, başkalarını yargılamak için ne kadar acele ettiğini ve kendisine ne kadar fazla güvendiğini fark eder.

Hayatın en zarif öğretisi belki de şudur: İnsan hiçbir zaman tamamen tamamlanmış değildir. Her gün yeniden sınanır, yeniden öğrenir ve yeniden değişir.

Bu yüzden insanın kendisine yakışan en güzel duruş, kibirle dimdik durmak değil; tevazuyla eğilmeyi bilmektir. Çünkü başını hafifçe eğebilenler, hayatın fısıltılarını daha iyi işitirler.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Tuana Yılmaz

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları