BIST12.668,52%1.70
USD43.2797%0,13
EURO50,1988 %-0.1
ALTIN6.358,87 %-0.5

Kaçışın vakti geldiğinde

Tuana Yılmaz

Abone OlGoogle News
12 Haziran 2026 16:58

İnsan bazen kalmayı erdem sanar. Sanki her savaş sonuna kadar verilmelidir, sanki her kapı yumruklana yumruklana açılır, sanki her insan uğruna biraz daha tükenmeye değerdir. Oysa hayat, eski demircilerin örs başında söylediği bir sözü usulca doğrular: “Demir tavındayken şekil alır, insan ise vaktinde uzaklaşınca kurtulur.” İşte bu yüzden bazı firarlar korkaklık değil, düpedüz zaferdir. Çünkü herkes savaşmayı bilir belki ama herkes çekip gitmeyi beceremez. Gitmek, bazen kalmaktan daha ağırdır. Hele insanın içinde umut kırıntıları hâlâ kıvılcım gibi yanıyorsa. Ama bazı yangınlar suyla değil, uzaklaşmayla söner. Bazı odalar vardır; içinde biraz daha kalırsan ruhun küf tutar. Bazı insanlar vardır; sesi bile insanın omzuna görünmez taşlar yükler. Ve bazı yollar vardır; yürüdükçe insanı kendinden eksiltir. İşte o an firar bir kaçış değil, insanın kendini kendi ellerinden kurtarmasıdır.

Çocukken hep kahramanlık hikâyeleri anlatıldı bize. Sonuna kadar direnen askerler, düşse bile ayağa kalkan savaşçılar, ne olursa olsun vazgeçmeyen insanlar… Güzel hikâyelerdi. Ama eksikti. Çünkü kimse, yanlış cephede savaşmanın aptallık olduğunu anlatmadı. Kimse, bazı savaşların kazanılsa bile insanı kaybettirdiğini söylemedi. Bir insan düşün; yıllarca aynı sofrada küçümseniyor ama “aile” diye susuyor. Bir kadın düşün; sevgiyi kırıntı niyetine önüne koyan bir adamın yanında gençliğini çürütüyor çünkü gitmeyi yenilmek sanıyor. Bir adam düşün; sırf alıştığı için her sabah nefret ettiği işe gidiyor. İşte toplum bunlara “sabır” diyor bazen. Halbuki bazı sabırlar mezar taşı gibidir; sessiz ama ağır. İnsan kendini diri diri gömer de fark etmez.

Vaktinde firar etmek, işte tam burada bir sanat gibi belirir. Çünkü her insanın hayatında görünmeyen bir eşik vardır. Bir adım daha atarsa kendini kaybedeceği o ince çizgi… Akıllı insan o çizgiyi fark eder. Çünkü hayat yalnızca dayanıklılık sınavı değildir. Hayat bazen yön değiştirme cesaretidir. Eski denizciler fırtınanın ortasında rotayı değiştirmeyi korkaklık saymazdı. Çünkü amaç dalgalarla inatlaşmak değil, limana ulaşmaktı. Ama günümüzde insanlar batarken bile “Ben savaşçıyım” diye övünüyor. Güzel kardeşim, Titanic’in müzisyenleri de son ana kadar çaldı. Sonuç? Deniz hepsini aynı sessizlikte yuttu.

İnsan bazen bir şehirden firar eder. Çünkü sokaklar artık ona mezar gibi gelir. Her köşe başında eski bir kırgınlık bekliyordur. Her kaldırım taşı geçmişin ağırlığını taşır. Bavulu toplarken aslında eşyalarını değil, yıllardır içine çöken karanlığı kaldırıyordur omzuna. Trenin camından son kez baktığında anlar bazı şeyleri; ait olmak her yerde kök salmak değildir. Bazen insanın kurtuluşu, ardına bakmadan gitmesidir. Göç eden kuşlar bile bilir bunu. Kışı gelmiş bir yerde inat eden kuş, romantik değil ölüdür.

Bir ilişkiden firar etmek de böyledir. İnsan sevdiği kişiden kaçarken aslında onun kötülüğünden değil, kendi tükenişinden uzaklaşır. Çünkü bazı sevgiler insanı büyütmez; küçültür. Başta fark edilmez. İnsan, seviyorum zannederken eksilmeye başlar. Önce kahkahası azalır. Sonra sesi kısılır. Sonra aynaya bakmayı bırakır. Ve bir gün, içinde yaşayan insanın öldüğünü hisseder. İşte tam o anda gitmek gerekir. Çünkü sevgi, insanı hayata yaklaştırmalı; mezara değil. Ama toplum hâlâ acı çekeni daha “gerçek aşık” sanıyor. Ne büyük saçmalık. Gül yetiştirmek için toprağı sulamak gerekir, mezarı değil.

Bazı insanlar firar etmeyi ihanete benzetir. Çünkü giden insan, kalanların düzenini bozar. Bir kölenin zinciri kırması, zinciri kutsal sananları rahatsız eder. O yüzden sana “dayan”, “sabret”, “biraz daha bekle” derler. Çünkü sen gidersen onlar da kendi çürümüş hayatlarını sorgulamak zorunda kalır. İnsanların çoğu özgürlüğü sevmez; alışkanlığı sever. Alışkanlık, paslı bir koltuk gibi rahatsızdır ama tanıdıktır. Bu yüzden birçok insan mutsuzluğunu bırakmaz. Çünkü bilinmeyen yol, bilinen acıdan daha korkutucudur.

Oysa hayat bazen insanı dürter. Sessizce. İnce ince. “Buradan git,” der. İnsan önce duymazdan gelir. Sonra baş ağrıları başlar. Uykular kaçar. İç sıkıntısı çöker. Çünkü ruh, bedenin anlayamadığını erkenden fark eder. Ruh bazı yerlerde boğulur. Bazı insanlarla aynı havayı solumak bile insanı yaşlandırır. İşte bu yüzden vaktinde edilen firar, aslında insanın içindeki son sağlıklı parçayı koruma çabasıdır.

Bir ağacın bile çürüyen dalı budanır. Doğa bunu utanmadan yapar. Çünkü yaşam devam etmek ister. Ama insan, kendine zarar veren şeyleri kutsallaştırmakta ustadır. “Emek verdim” der mesela. Evet ama mezarlara da çiçek dikiliyor diye içinde yaşanmaz ki. Her verilen emek kalmaya değmez. Bazı kapılar kapanmalı. Bazı masalar terk edilmeli. Bazı telefonlar bir daha açılmamalı. Çünkü her dönüş, insanı biraz daha eski yarasına bağlar.

Ve şunu kimse yüksek sesle söylemez: En büyük zaferlerden bazıları görünmezdir. Alkış yoktur. Madalya yoktur. Sadece bir gece, insanın başını yastığa koyup derin bir nefes alabilmesi vardır. “Kurtuldum” hissi vardır. Dünyanın en sessiz ama en güçlü cümlesidir bu. Çünkü bazı savaşlar kazanılarak değil, terk edilerek biter.

Eski çağlarda geri çekilmek stratejiydi. Osmanlı akıncıları bile her savaşı son nefese kadar sürdürmezdi. Çünkü mesele ölmek değil, doğru zamanda yeniden güç toplamaktı. Bugün ise insanlar sosyal medyada “asla vazgeçme” cümlelerini kutsal ayet gibi paylaşıyor. Halbuki bazen vazgeçmek insanın kendine ettiği en büyük iyiliktir. Bir bataklıkta debelendikçe kahraman olmazsın; sadece daha derine batarsın.

İnsan hayatında öyle anlar gelir ki, kalmak karakter değil inattır. Ve inat, zekânın sustuğu yerde büyür. Her köprü geçilmek için yapılmaz. Bazıları yıkılınca insan kurtulur. Her insan affedilmek zorunda değildir. Her hikâye mutlu bitmez. Ve her yara kapanmaz. Ama insan yine de yürür. Çünkü hayat, yük hafifledikçe güzelleşir.

Vaktinde firar eden insan korkak değildir. O insan, yangının ortasında kül olmadan çıkmayı bilendir. Çünkü cesaret yalnızca savaş meydanında aranmaz. Bazen cesaret, valizi sessizce toplamaktır. Bazen bir numarayı engellemektir. Bazen “artık yeter” diyebilmektir. Ve inan, dünyanın en zor cümlelerinden biridir bu.

Geceyi yaran tren sesleri gibi bazı ayrılıklar insanın içini ürpertir. Ama o tren giderken eski hayatını da yanında götürür. İnsan geride kaldığını sanır önce. Sonra bir sabah uyanır… Göğsündeki taş hafiflemiştir. Aynadaki yüzü yıllar sonra ilk kez kendine benzemiştir. İşte o an anlar: Firar bazen yenilmek değil, yeniden doğmaktır.

Çünkü her savaş kahraman istemez. Bazıları sadece akıllı bir geri çekiliş bekler. Ve bazen insanın hayatındaki en büyük zafer, tam zamanında arkasını dönüp gidebilmesidir.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Tuana Yılmaz

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları