BIST14.641,56%0.45
USD48.2387%0,23
EURO55,8944 %-0.4
ALTIN6.908,74 %-3.0

İyiliğin içindeki zehir, kötülüğün ardındaki şifa

Tuana Yılmaz

Abone OlGoogle News
23 Ekim 2026 17:34

İnsan, hayatı boyunca bazı şeylerin kendisi için iyi, bazılarınınsa kötü olduğuna inanarak yaşar. Bir kapı açıldığında sevinir, kapandığında üzülür; bir insan geldiğinde kaderine şükreder, gittiğinde hayatın kendisine haksızlık ettiğini düşünür.

Bir dileği gerçekleştiğinde dualarının kabul edildiğine inanır, gerçekleşmediğinde ise nedenini sorgulamaya başlar. Çünkü insan, henüz yaşamadığı bir geleceğin hükmünü, çoğu zaman bugünkü duygularıyla verir.

Oysa hayat, bizim ilk bakışta gördüğümüzden çok daha karmaşık, niyetlerimizin hesaplayabildiğinden çok daha derindir.

Bazen uğruna gecelerce ağladığımız bir kayıp, yıllar sonra bizi daha büyük bir felaketten kurtaran bir ayrılığa dönüşür. Bazen gerçekleşmesi için bütün gücümüzle uğraştığımız bir hayal, gerçekleşmediği için hayatımızın en büyük kazancını beraberinde getirir.

Bazen de elimizden tuttuğunu sandığımız bir insan, bizi en derin uçuruma sürükleyen kişi olur. İşte tam da bu yüzden, hayatın bize sunduğu her şeyi yalnızca ilk günkü görüntüsüyle değerlendirmek büyük bir yanılgıdır.

Çünkü zaman, olayların yalnızca üzerindeki örtüyü kaldırmaz; bazen onların gerçek yüzünü de ortaya çıkarır. Belki de insanın öğrenmesi gereken en zor şey, başına gelen her şeyi hemen anlamlandırmaya çalışmamak, bazı soruların cevabını zamanın sessizliğine bırakabilmektir.

Peki, gerçekten her hayırda bir şer var mıdır? Yoksa biz, iyiliğin içine saklanmış kötülükleri göremediğimiz gibi, kötülüğün içindeki iyiliği de anlayamayacak kadar mı aceleciyiz?

Belki de mesele, her güzel şeyin mutlaka kötü bir tarafı olduğunu düşünmek değil, hiçbir şeyin yalnızca görünen yüzünden ibaret olmadığını kabul etmektir.

İnsan bazen o kadar çok istediği bir şeye kavuşur ki kavuşmanın sarhoşluğuyla kaybettiklerini fark etmez. Bir makam uğruna karakterini, bir servet uğruna huzurunu, bir insan uğruna kendisini feda edebilir.

Dışarıdan bakıldığında büyük bir başarı gibi görünen şey, içeride sessizce büyüyen bir mutsuzluğun başlangıcı olabilir. Herkesin imrendiği bir hayatın içinde, kimsenin bilmediği bir yalnızlık yaşanabilir. Alkışların ortasında insan kendi sesini duyamaz hâle gelebilir.

Çünkü her kazanç, insanın cebine para koymaz; bazı kazançlar insanın ruhundan bir şeyler alıp götürür. Her yükseliş, insanı daha iyi bir yere taşımaz; bazı yükseklikler insanı sevdiklerinden, kendinden ve hayatın sade güzelliklerinden uzaklaştırır.

Bu yüzden bir şeyin bize verilmiş olması, onun mutlaka bizim için hayırlı olduğu anlamına gelmez. Bazen elde etmek, kaybetmekten daha ağır bir bedel taşır. Bazen de insan, uğruna her şeyi göze aldığı şeyin kendisine ne kadar pahalıya mal olduğunu ancak elinde hiçbir şey kalmadığında anlayabilir.

Hayatın en büyük oyunlarından biri, bize istediğimiz şeyle ihtiyacımız olan şeyin aynı olduğunu düşündürmesidir. Oysa insan her zaman kendisi için en iyisini isteyemez.

Çünkü isteklerimiz çoğu zaman anlık duygularımızdan, korkularımızdan, eksikliklerimizden ve başkalarına kendimizi kanıtlama arzumuzdan beslenir. Bazen bir insanı çok istediğimiz için onun bize iyi geleceğine inanırız. Bazen bir yere ait olmayı o kadar çok isteriz ki orada kendimizi kaybettiğimizi görmezden geliriz.

Bazen bir hayalin peşinden öyle büyük bir inatla koşarız ki yolun sonunda bizi bekleyenin mutluluk değil, tükenmişlik olabileceğini düşünmeyiz.

Sonra hayat, bütün ısrarlarımıza rağmen o kapıyı yüzümüze kapatır. Biz bunu reddedilmek sanırız, değersizleştirilmek sanırız, kaderin bize sırtını dönmesi olarak yorumlarız.

Oysa belki de o kapının ardında, henüz göremediğimiz bir bedel vardır. Belki o insanla kuracağımız hayat, bugünkü yalnızlığımızdan çok daha derin bir yalnızlık getirecektir.

Belki o iş, bizi yıllarca kendimize yabancılaştıracaktır. Belki de o fırsat, bugün uğruna ağladığımız kadar güzel değildir. Elbette her kapanan kapının ardında büyük bir hikmet bulunduğunu söylemek de kolaycılıktır.

Hayatta bazen gerçekten haksızlıklar olur, yanlış kararlar veririz, fırsatları kaçırırız ve bazı kayıpların yerini hiçbir şey doldurmaz.

Fakat bütün bunların içinde bile insanın elinde bir imkân kalır: Yaşadıklarından ne çıkaracağına, bundan sonra nasıl bir yol seçeceğine karar verme imkânı.

İnsan, en çok da bir şeyin neden elinden alındığını anlayamadığında yorulur. Çünkü kaybetmek başlı başına acıdır ama neden kaybettiğini bilememek, acının üzerine bir de belirsizlik ekler.

Bir ilişkinin neden bittiğini, bir dostluğun neden bozulduğunu, bir emeğin neden karşılıksız kaldığını, bir duanın neden kabul olmadığını sorgular durur.

Geceleri aynı konuşmaları zihninde tekrar eder, söylenmiş sözleri yeniden tartar, söylenmemiş cümlelerin peşinden gider. Keşke şunu yapmasaydım, keşke bunu söyleseydim, keşke biraz daha bekleseydim, keşke biraz daha mücadele etseydim… İnsan, geçmişin kapısını binlerce kez çalar ama kapının arkasındaki zaman hiçbir zaman geri dönmez.

Bir süre sonra anlar ki bazı soruların cevabı yoktur; bazı cevaplar vardır ama insanın onları taşıyacak gücü henüz oluşmamıştır.

İşte tam bu noktada hayat, insana acı bir gerçeği öğretir: Her şeyi anlamak zorunda değilsin. Her gidişin nedenini öğrenmek, her haksızlığın hesabını görmek, her kaybın karşılığında bir ödül almak zorunda değilsin.

Bazen bir şeyin neden yaşandığını öğrenmeden de onun içinden çıkabilirsin. Bazen açıklama gelmeden de iyileşebilirsin. Bazen özür dilemeyen bir insanı affetmeden, onun hayatındaki yerini küçülterek özgürleşebilirsin. Çünkü huzur, her sorunun cevaplanmasıyla değil, cevapsız kalan soruların hayatını yönetmesine izin vermemekle başlar.

Ne tuhaftır ki insan, kendisine iyi gelen şeylerin kıymetini çoğu zaman onları kaybetmeden anlayamaz. Sağlığını, sıradan bir günün içinde nefes alabilmenin güzelliğini, evinde huzurla oturabilmeyi, sevdiği birinin sesini duymayı, akşam başını yastığa koyduğunda vicdanının rahat olmasını…

Bunların hiçbiri büyük bir zafer gibi görünmez. Çünkü insanın gözü çoğu zaman sahip olduklarında değil, sahip olamadıklarındadır. Başkasının evine bakar, kendi evini küçük bulur.

Başkasının hayatına bakar, kendi hayatını eksik sayar. Bir başkasının mutluluğunu görür, kendi huzurunu sıradanlaştırır. Sonra bir gün, uğruna koştuğu bütün o büyük hayallerin arasında küçücük bir şeyin eksikliğini fark eder: İç rahatlığı.

İşte o zaman anlar ki bazı hayırlar, bize istediklerimizi vermekle değil, elimizdekilerin kıymetini göstermekle gelir. Fakat bu fark edişin de bir bedeli vardır.

İnsan bazen kıymeti, ancak kaybın soğuk yüzüyle karşılaştığında öğrenir. Bir annenin sesini, bir babanın nasihatini, bir çocuğun küçücük elini, bir sofranın etrafında toplanabilmenin anlamını… Hayatın en değerli parçaları, çoğu zaman en sıradan görünen anların içine saklanmıştır.

Biz ise büyük mutluluklar ararken küçük huzurları tüketiriz. Sonra dönüp geçmişe baktığımızda, bir zamanlar şikâyet ettiğimiz günlerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu anlarız. Belki de insanın en büyük pişmanlığı, kötü günlerde mutsuz olmak değil, iyi günlerde mutlu olduğunu fark edememektir.

Bir de iyilik kılığına girmiş kötülükler vardır ki insanı en çok onlar yaralar. Çünkü kötülük her zaman sert bir yüzle gelmez; bazen gülümseyerek yaklaşır, bazen güzel sözler söyler, bazen seni herkesten çok düşündüğünü iddia eder.

Bazen sana yardım ettiğini söyleyen biri, zamanla bütün kararlarını kontrol etmeye başlar. Bazen seni sevdiğini söyleyen biri, seni kendinden uzaklaştırır.

Bazen yanında olduğunu söyleyen bir insan, en zor anında sana kendi yalnızlığını bile çok görür. Bazen de bir iyilik, görünmez bir borca dönüştürülür; sana yapılan her şeyin karşılığında senden biraz daha fazla itaat, biraz daha fazla fedakârlık, biraz daha fazla suskunluk beklenir.

İşte insanın burada öğrenmesi gereken, her güzel sözün iyi niyet taşımadığını, her yardımın karşılıksız olmadığını, her yakınlığın sevgi anlamına gelmediğini fark etmektir. Çünkü bazı insanlar hayatına seni büyütmek için değil, kendilerine bağımlı kılmak için girer.

Bazıları senin mutluluğunu değil, sana duyulan ihtiyacını sever. Bazıları senin güçlü olmanı istemez; çünkü sen güçlendikçe onların üzerindeki etkisi azalır.

Ve sen bütün bunları anlayana kadar, o ilişkiyi hayır zannederek sürdürürsün. Sonra bir gün geriye bakar, verdiğin emeğin, harcadığın zamanın, sustuğun cümlelerin ve vazgeçtiğin hayallerin hesabını tutarsın.

O an anlarsın ki bir insanın hayatında bulunması, onun senin hayatına iyi geldiğinin kanıtı değildir. Bazen birinin yokluğu, varlığından çok daha fazla huzur getirir. Bazen ayrılık, sevginin bittiğini değil, insanın nihayet kendisini hatırladığını gösterir.

Fakat işin öteki tarafında da acı bir gerçek vardır: İnsan, yaşadığı her kötü şeyin ardından mutlaka güzellik beklemeye başladığında, kendi iyileşmesini de bir pazarlığa dönüştürebilir.

Sanki çok ağladıysa artık gülmek, çok kaybettiyse mutlaka kazanmak, çok sabrettiyse mutlaka ödüllendirilmek zorundaymış gibi düşünür.

Oysa hayat, bizim tuttuğumuz bir hesap defteri değildir. Her gözyaşının karşısına bir mutluluk, her haksızlığın karşısına bir zafer, her fedakârlığın karşısına bir mükâfat yazılmaz. Bazen iyi insanlar haksızlığa uğrar, bazen emek verenler karşılığını alamaz, bazen çok sevilen bir insan erkenden gider, bazen de bütün çabasına rağmen bir insanın hayatı istediği yere varmaz.

Bunları kabul etmek karamsarlık değildir; hayatın gerçekliğine gözlerini açmaktır. Çünkü insan, her acının sonunda mucize aramaktan vazgeçtiğinde acının kendisini de daha dürüst bir biçimde yaşayabilir. Her kaybın kendisini daha güçlü yapması gerekmez.

Her ayrılıktan büyük bir ders çıkarması, her yaradan bir bilgelik üretmesi gerekmez. Bazen yalnızca üzülürsün. Bazen bir süre hiçbir şey yapmak istemezsin.

Bazen yaşadığın şeyin sana kattığı bir anlam yoktur; yalnızca canını yakmıştır. Ve bu da insan olmanın bir parçasıdır. Her acıyı kutsallaştırmak zorunda değiliz. Bazen kötülük, yalnızca kötülüktür. Asıl mesele, yaşadığımız kötülüğün içimizde yeni bir kötülüğe dönüşmesine izin vermemektir.

Belki de “Her hayırda bir şer vardır” sözü, insanın gözünü yalnızca karanlığa çevirmesi için değil, iyiliğin içindeki riskleri de görebilmesi için söylenmiştir.

Çünkü hayır zannettiğimiz şeyin içinde şer bulunabileceğini kabul etmek, insanı daha dikkatli, daha ölçülü, daha sorgulayıcı yapar.

Bir fırsat geldiğinde yalnızca ne kazanacağını değil, neyi kaybedebileceğini de düşünürsün.

Bir insan hayatına girdiğinde yalnızca sana ne hissettirdiğine değil, senin kim olduğun üzerinde nasıl bir etki bıraktığına da bakarsın.

Bir karar verirken yalnızca bugünkü mutluluğunu değil, yarın ödeyebileceğin bedeli de hesaba katarsın.

Böylece hayatın her güzel görüntüsüne sorgusuzca teslim olmazsın.

Her parlak şeyin altın olmadığını, her kalabalığın dostluk taşımadığını, her büyük başarının huzur getirmediğini öğrenirsin.

Ancak bu düşüncenin insanı sürekli şüphe içinde yaşatan bir korkuya da dönüşmemesi gerekir.

Çünkü her güzelliğin arkasında mutlaka bir felaket aramak, insanı korumaz; yalnızca yaşayabileceği mutluluklardan mahrum bırakır.

Birine güvenmek için bütün risklerin ortadan kalkmasını bekleyemezsin.

Bir hayale yürümek için başarısızlık ihtimalinin sıfırlanmasını isteyemezsin.

Hayat, garantisi olmayan bir yolculuktur.

Mesele her ihtimali kontrol etmek değil, bir şey ters gittiğinde kendini yeniden toparlayabilecek bir akla, bir iradeye ve bir iç dengeye sahip olmaktır.

İnsan bazen bir şeyin hayırlı olmadığını, onu kaybettiğinde değil, ona sahip olmak için kendinden vazgeçmeye başladığında anlamalıdır.

Bir ilişki uğruna kendi değerlerinden uzaklaşıyorsan, bir iş uğruna sağlığını tüketiyorsan, bir çevrede kabul görmek için kişiliğini saklıyorsan, bir hayalin peşinde koşarken hayatın geri kalanını ihmal ediyorsan durup düşünmenin zamanı gelmiştir.

Çünkü her istediğine ulaşmak başarı değildir; bazen insanın gerçek başarısı, kendisine zarar verdiğini fark ettiği bir şeyden vazgeçebilmesidir.

Vazgeçmek her zaman yenilmek anlamına gelmez.

Bazen en büyük cesaret, yıllardır uğruna mücadele ettiğin bir şeyin artık sana iyi gelmediğini kabul etmektir.

Bazen bir adım geri çekilmek, on adım ileri gitmekten daha akıllıcadır.

Bazen bütün kapıları zorlamak yerine önünde duran kapının sana ait olmadığını kabul etmek gerekir.

İnsan, sırf çok emek verdi diye yanlış bir yolda yürümeye devam etmek zorunda değildir.

Geçmişte harcadığın zaman, geleceğini de aynı yere harcaman için bir gerekçe olamaz.

Dün verdiğin karar, bugün yeni bir karar vermene engel değildir.

Çünkü insanın hayatı, geçmişteki seçimlerinin mahkûmiyeti olmak zorunda değildir.

Her gün, kendine yeni bir yol çizmek için küçük de olsa bir fırsat taşır.

Ve bazen insanın hayatındaki en hayırlı karar, yıllarca doğru olduğuna inandığı bir şeyin artık yanlış olduğunu kabul edebilmektir.

Bir de insanın hayır sandığı şeyin içinde saklı olan kibir vardır.

Her şeyin kendi istediği zamanda, kendi istediği biçimde gerçekleşmesini bekler.

Olmadığında öfkelenir, geciktiğinde sabırsızlanır, başka bir yola saptığında kendisini cezalandırılmış hisseder.

Oysa biz, hayatın bütün parçalarını görebilen varlıklar değiliz.

Bugün elimizde bulunan bilgilerle yarının bütün sonuçlarını hesaplayamayız.

Bir kararın yıllar sonra nereye varacağını, bir karşılaşmanın hayatımızı nasıl değiştireceğini, bugün önemsiz görünen bir olayın gelecekte hangi anlamı kazanacağını bilemeyiz.

Bu bilinmezlik, insanı kimi zaman korkutur ama aynı zamanda hayata bir hareket alanı bırakır.

Çünkü her şeyi önceden bilseydik, belki de hiçbir şeye cesaret edemezdik.

Hiçbir kapıyı açmaz, hiçbir insana yaklaşmaz, hiçbir hayalin peşinden gitmezdik.

Belirsizliğin içinde yaşamak, insanın hem sınavı hem de imkânıdır.

İnançlı bir insan için tevekkül de burada anlam kazanır: Elinden geleni yapmak, aklını ve vicdanını kullanmak, sorumluluğunu yerine getirmek ve bütün çabasına rağmen kontrol edemediği şeyleri teslimiyetle karşılayabilmek.

Tevekkül, hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek değildir.

Yanlış bir kararın sorumluluğunu kadere yüklemek de değildir.

Tevekkül, insanın kendi görevini yaparken dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşıyamayacağını kabul etmesidir.

Dua etmek, çalışmak, tedbir almak, sonra da hayatın her ayrıntısına hükmedemeyeceğini bilerek yoluna devam etmektir.

Bazen insanın huzuru, istediğinin gerçekleşmesinden değil, gerçekleşmeyen şeyin karşısında kendisini kaybetmemesinden doğar.

Kimi zaman da bir hayrın içindeki şer, bize başkalarının gerçek yüzünü gösterir.

Her şey yolundayken çevremizde çok insan vardır.

Güldüğümüzde gülen, kazandığımızda bizi tebrik eden, iyi günlerimizde soframıza oturan insanlar…

Fakat hayatın rüzgârı tersine döndüğünde, işlerimiz bozulduğunda, gücümüz azaldığında ya da bir desteğe ihtiyaç duyduğumuzda kalabalıklar seyrelmeye başlar.

Aradığında açılmayan telefonlar, ertelenen ziyaretler, birdenbire yoğunlaşan insanlar, senin derdini dinlemekten kaçınan yüzler…

O zaman insanın içinden bir şey kopar.

Çünkü yalnızca yaşadığı zorluğa değil, o zorluk sırasında öğrendiği gerçeğe de üzülür.

Fakat zaman geçtikçe şunu fark edebilir: Kaybettiğini sandığı şey, belki de zaten hiç sahip olmadığı bir şeydir.

Bir insanın gerçek dostluğunu kaybetmek başka, onun yalnızca iyi günlerde yanında bulunduğunu öğrenmek başkadır.

Birincisi kayıptır; ikincisi acı veren bir fark ediştir.

Fark edişler her zaman huzurlu olmaz ama insanın bundan sonra kime ne kadar yaklaşacağını belirlemesine yardımcı olabilir.

Elbette herkesin her an yanında olmasını beklemek de gerçekçi değildir.

İnsanların kendi dertleri, korkuları, sınırları vardır.

Her yokluk ihanet, her sessizlik vefasızlık değildir.

Fakat sürekli yalnızca senin güçlü olduğun zamanlarda ortaya çıkan, ihtiyaç duyduğunda seni görmezden gelen insanlarla ilişkini yeniden değerlendirmek de hakkındır.

Çünkü insan, çevresindeki kalabalığın büyüklüğüyle değil, zor zamanlarında kendisini ne kadar yalnız hissetmediğiyle de ölçer hayatını.

Ve bazen bir hayal kırıklığı, insanın yıllardır yanlış yerde aradığı dostluğu yeniden tanımlamasını sağlar.

Hayatın bize öğrettiği bir başka şey de zamanın her şeyi değiştirdiğidir.

Bugün dayanılmaz görünen bir acı, yarın aynı şiddetle hissedilmeyebilir.

Bugün onsuz yaşayamayacağını düşündüğün bir insanın yokluğuna zamanla alışabilirsin.

Bir zamanlar bütün geleceğini bağladığın bir hayalden vazgeçebilir, hatta yıllar sonra o hayalin gerçekleşmemiş olmasına sevinebilirsin.

Fakat burada da dikkatli olmak gerekir: Zaman her şeyi kendiliğinden düzeltmez.

Bazı yaralar konuşulmayı, bazı sorunlar çözülmeyi, bazı ilişkiler sınır konulmayı, bazı acılar profesyonel desteği gerektirir.

Takvim yapraklarının değişmesi, insanın içindeki bütün meselelerin kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

Zamanın iyileştirici gücü, insanın kendi hayatına yeniden katılmasıyla, duygularını anlamasıyla, gerektiğinde yardım istemesiyle ve kendisine yeni bir yol açmasıyla birleştiğinde daha anlamlı hâle gelir.

Çünkü hayatın bize sunduğu ikinci şanslar bazen gökten düşmez; biz onları küçük adımlarla kurarız.

Bir sabah yataktan kalkmakla, bir telefon görüşmesini yapmakla, uzun zamandır ertelediğimiz bir işe başlamakla, bizi yoran bir ilişkiye sınır koymakla, kendimize yeniden inanmakla…

Büyük dönüşümler çoğu zaman sessiz başlar.

İnsan bir gün uyanır ve artık eskisi kadar üzülmediğini fark eder.

Sonra bir gün aynı şeyi hatırladığında eskisi kadar öfkelenmediğini anlar.

Bir başka gün, bir zamanlar uğruna kendisini tükettiği şeyin artık hayatında aynı yeri kaplamadığını görür.

İşte o zaman iyileşmenin her zaman büyük bir zafer gibi görünmediğini, bazen yalnızca geçmişin artık bugünü yönetememesi olduğunu anlar.

Bazen de en büyük şer, insanın başına gelen olay değil, o olaydan sonra kendisi hakkında inanmaya başladığı şeydir. Bir insan seni terk eder ve sen sevilmeye layık olmadığını düşünürsün.

Bir işte başarısız olursun ve kendini beceriksiz ilan edersin. Bir dostun sana ihanet eder ve artık kimseye güvenemeyeceğine karar verirsin. Bir hayalin gerçekleşmez ve hayatın boyunca hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceğine inanırsın.

Oysa başına gelen bir olay, senin bütün kimliğinin özeti değildir. Birinin seni seçmemesi, seçilmeye değer olmadığın anlamına gelmez. Bir başarısızlık, bütün yeteneklerinin yokluğunu kanıtlamaz. Bir insanın sana kötülük yapması, bütün insanların kötü olduğu gerçeğini oluşturmaz.

Fakat acı, düşüncelerimizin sesini yükseltir; o sırada kurduğumuz cümleler, çoğu zaman gerçeğin değil, yaralanmış tarafımızın sesidir. İnsan kendisine en ağır hükümleri bazen en güçsüz hissettiği anlarda verir.

Bu yüzden kendini yargılarken acele etmemelisin. Bir günün, bir ilişkinin, bir hatanın ya da bir kaybın bütün hayatını tanımlamasına izin vermemelisin. Çünkü insan, yaşadıklarından ibaret değildir; yaşadıklarına rağmen yeniden düşünebilen, yeniden karar verebilen, yanlışlarını düzeltebilen ve kendisine yeni bir anlam kurabilen bir varlıktır.

Belki de gerçek hayır, başımıza hiç kötü şey gelmemesi değil, kötü bir şey yaşadığımızda kendi değerimizi de onunla birlikte kaybetmememizdir.

İnsan yaş aldıkça bazı şeyleri daha az sorgulamıyor aslında; yalnızca her sorunun peşinden koşmanın kendisini yorduğunu öğreniyor.

Eskiden birinin neden öyle davrandığını anlamak için günlerini harcarken, zamanla bazı insanların davranışlarının açıklamasını bulmanın bile bir şeyi değiştirmediğini fark ediyor.

Eskiden her kaybı telafi etmek, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek, herkese kendisini anlatmak istiyor. Sonra anlıyor ki insanın kendisini anlatamadığı yerler kadar, anlatmasına gerek olmayan yerler de var. Herkes seni anlamayacak, herkes senin niyetini doğru okumayacak, herkes senin verdiğin emeğin kıymetini bilmeyecek.

Bunu kabul etmek ilk başta insanın canını yakıyor. Çünkü hepimiz anlaşılmak, görülmek, değer verilmek istiyoruz. Fakat bir süre sonra insan, kendi huzurunu başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüne bağlamanın ne kadar yorucu olduğunu fark ediyor.

İşte o zaman hayatın içinde daha sakin yürümeyi öğreniyor. Her söze cevap vermiyor, her tartışmaya girmiyor, her kapıyı çalmıyor, her gidişin arkasından koşmuyor. Bu, duygusuzlaşmak değil; duygularını kimin önüne koyacağını seçebilmektir.

Herkese iyi davranmakla herkese hayatında yer açmanın aynı şey olmadığını anlamaktır. Affetmekle yeniden güvenmenin, sevmekle katlanmanın, sabretmekle kendini tüketmenin birbirinden farklı olduğunu öğrenmektir.

Ve belki de insanın olgunluğu, her şeyin içindeki gizli anlamı bulmasından çok, hangi şeyin peşinden gitmeye değmediğini anlayabilmesinde saklıdır.

Şimdi bir düşün: Hayatında bir zamanlar gerçekleşmediği için seni derinden üzen kaç şey var? Belki çok istediğin bir iş olmadı. Belki bir insan seni seçmedi. Belki kurduğun bir düzen bozuldu, güvendiğin bir dost uzaklaştı, yıllarca beklediğin bir haber hiç gelmedi.

O günlerde bunların her birini hayatının sonu gibi görmüş olabilirsin. Belki geceleri kendi kendine aynı soruyu sordun: “Neden ben?” Belki başkalarının yolunun açıldığını gördükçe kendi yolunun neden kapandığını anlamaya çalıştın.

Şimdi geçmişe dönüp baktığında, bazı olayların seni başka bir yola sürüklediğini görebiliyor musun? Belki bütün acılarının ardından güzel şeyler gelmedi, belki bazı kayıpların yeri hâlâ dolmadı.

Fakat o günkü senle bugünkü sen arasında bir fark varsa, o farkın içinde yaşadıklarının da payı vardır. Daha dikkatli, daha seçici, daha sabırlı ya da daha cesur olmuş olabilirsin. Belki artık bir insanın sözüne değil, davranışlarının sürekliliğine bakıyorsun. Belki eskiden kendini suçladığın bazı şeylerde artık başkalarının sorumluluğunu da görebiliyorsun.

Belki hayır demeyi, beklemeyi, vazgeçmeyi ya da yeniden başlamayı öğrendin. Bunlar, başına gelen her kötülüğün iyi olduğu anlamına gelmez. Yalnızca geçmişte seni yaralayan şeylerin bugün nasıl yaşayacağını belirlemek zorunda olmadığını gösterir.

İnsan, geçmişini değiştiremez ama geçmişine verdiği anlamı zamanla yeniden değerlendirebilir. Ve bazen bu, kaybettiklerini geri getirmekten daha büyük bir özgürlüktür.

Belki de asıl mesele, “Her hayırda bir şer vardır” demek değil, hayır sandığımız şeyin içinde neyi göremediğimizi kendimize sorabilmektir. Her güzel görünen şeyin ardında bir kötülük aramadan, her kötü görünen olayın ardından da mutlaka bir ödül beklemeden…

Hayatın bize sunduğu şeylere hem umutla hem akılla yaklaşabilmektir. Bir güzelliği yaşarken onun sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmek ama bu bilgi yüzünden bugünkü mutluluğu zehir etmemektir. Bir kayıp yaşarken acının gerçekliğini kabul etmek ama o acının bütün geleceğimizi karartmasına izin vermemektir. Bir insana güvenmek ama kendi sınırlarımızı unutmamaktır.

Bir hayalin peşinden gitmek ama o hayal uğruna kendimizden vazgeçmemektir. İnandığımız değerlere bağlı kalmak ama hayatın her zaman bizim planımıza uygun ilerlemesini beklememektir. Çünkü insan, her şeyi kontrol edebildiğinde değil, kontrol edemediği şeyler karşısında da aklını ve vicdanını koruyabildiğinde olgunlaşır. Hayatın önümüze koyduğu her olayın nedenini bilemeyebiliriz.

Bazı kapıların neden kapandığını, bazı insanların neden gittiğini, bazı dileklerin neden gerçekleşmediğini hiçbir zaman öğrenemeyebiliriz. Fakat bilmediğimiz her şeyin içinde kendimizi kaybetmek zorunda değiliz. Her sorunun cevabını bulmadan da yolumuza devam edebiliriz.

Ve unutma, her hayırda bir şer bulunabileceği gibi, her şerrin içinde de mutlaka bir hayır bulunduğunu iddia etmek zorunda değiliz. Bazen hayat yalnızca hayat olduğu için zordur.

Bazen insanlar yanlış yapar, bazen dünya adaletsiz davranır, bazen de ne kadar dikkatli olursak olalım istemediğimiz şeylerle karşılaşırız. Fakat hayatın bütün güzelliği, bu zorlukların hiçbir zaman yaşanmamasında değildir.

Bütün mesele, yaşananların bizi nasıl bir insana dönüştürdüğünde, hangi değerlerimizi koruduğumuzda ve hangi yanlışlardan uzaklaşabildiğimizde saklıdır. Bir kayıp seni daha anlayışlı yapabilir ama daha anlayışlı olmak için kaybetmek zorunda değilsin.

Bir ihanet sana sınır koymayı öğretebilir ama sınır koymak için ihanete uğraman gerekmez. Bir başarısızlık sana sabrı öğretebilir ama sabırlı olmak için defalarca yıkılmak zorunda değilsin. Hayatın sana ders vermesini beklerken kendine acı çektirmeyi marifet sanma.

İyi şeyleri hak etmek için sürekli sınanman gerektiğine inanma. Mutluluğu yalnızca büyük acıların ardından gelen bir ödül olarak görme. Sen huzuru, sevinci, güveni ve güzel günleri acı çekmeden de hak ediyorsun. Çünkü hayat yalnızca dayanmak için değil, yaşamak için de var.

Her fırtınanın ardından gökkuşağı çıkmayabilir ama fırtına dindiğinde gökyüzüne yeniden bakabilirsin. Her kayıp yeni bir kazanca dönüşmeyebilir ama kaybın ardından kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Her kapanan kapı seni daha güzel bir yere götürmeyebilir ama kapının önünde ömrünü tüketmek yerine başka bir yol arayabilirsin.

Sonunda insan şunu öğreniyor: Hayatın bize ne verdiği kadar, verdiği şeyle ne yaptığımız da önemli. Bir mutluluk gelir, onu kıymet bilerek yaşamak gerekir. Bir fırsat gelir, akılla değerlendirmek gerekir.

Bir insan gider, acısını yaşayıp hayatın devam ettiğini kabul etmek gerekir. Bir hata yapılır, sorumluluğunu alıp düzeltmeye çalışmak gerekir. Bir haksızlık yaşanır, mümkünse hakkını aramak, değilse o haksızlığın içimizde sonsuza kadar hüküm sürmesine izin vermemek gerekir.

Her şeyin bir anlamı olduğunu düşünmek zorunda değiliz ama yaşadıklarımızın bizi bütünüyle anlamsızlığa sürüklemesine de teslim olmak zorunda değiliz. Çünkü bazen hayatın bize verdiği en büyük imkân, bir şeyin gerçekleşmesi değil, gerçekleşmediğinde de kendimizi kaybetmeden yaşayabileceğimizi öğrenmemizdir.

İnsan her istediğine kavuştuğunda değil, kavuşamadığı şeyler yüzünden kendisini eksik saymayı bıraktığında özgürleşir. Herkes tarafından sevildiğinde değil, sevilmediği yerde de kendi değerini koruyabildiğinde güçlenir. Bütün sorularına cevap bulduğunda değil, cevapsız sorularla birlikte yürümeyi öğrendiğinde huzura yaklaşır.

Belki bugün bir şeyin neden olmadığını hâlâ bilmiyorsun. Belki bir ayrılığın, bir kaybın, bir gecikmenin ya da bir hayal kırıklığının içindesin.

Belki herkes sana sabretmeni söylüyor ama kimse sabrın ne kadar yorucu olduğunu bilmiyor. Belki artık güçlü görünmekten, her şeyi kabullenmekten, her şeye bir anlam bulmaya çalışmaktan yoruldun. O hâlde kendine şu hakkı ver: Her şeyi bugün anlamak zorunda değilsin.

Her acının içinden hemen bir ders çıkarmak, her kaybı kabullenmek, her insanı affetmek, her yarayı tek başına iyileştirmek zorunda değilsin.

Bazen yalnızca dinlenmen, düşünmen, ağlaman ve kendine zaman tanıman gerekir. Sonra bir gün, bugün sana karanlık görünen şeyin içinden başka bir yola çıkabilirsin.

Belki o yol düşündüğün kadar güzel olmayacak, belki beklediğin bütün cevapları getirmeyecek. Ama kendi kararlarınla, kendi gücünle ve kendine duyduğun saygıyla ilerlediğin bir yol olacak. Ve bu, başlı başına kıymetli bir şeydir.

Çünkü hayatın en büyük sırrı, her hayrın içinde mutlaka bir şer ya da her şerrin içinde mutlaka bir hayır bulunması değildir. Hayatın en büyük sırrı, bizim henüz bütün hikâyeyi bilmiyor oluşumuzdur.

Bugün son sandığımız şeyin yarın başka bir başlangıca dönüşebileceğini, bugün zafer sandığımız şeyin yıllar sonra bir yanılgı olarak karşımıza çıkabileceğini, bugün kayıp dediğimiz şeyin bazı yönlerimizi korumamıza yardımcı olabileceğini hiçbirimiz bütünüyle bilemeyiz.

O yüzden ne mutluluğa körü körüne teslim olmalı ne de acının karşısında bütün umutlarımızı gömmeliyiz.

Ne her geleni hayır bilmeli ne de her gideni felaket saymalıyız. Hayatı biraz daha dikkatle, biraz daha cesaretle, biraz daha vicdanla yaşamalıyız.

Gelenin kıymetini bilmeli, gidenin ardından kendimizi tüketmemeli, elimizdekileri korumalı, yanlışlarımızı kabul etmeli ve gerektiğinde yeni bir yol seçebilmeliyiz.

Çünkü insanın kaderi yalnızca başına gelenlerden oluşmaz; başına gelenler karşısında verdiği kararlar da o hikâyenin bir parçasıdır.

Ve belki yıllar sonra, bugün nedenini anlayamadığın bir olayın ardından geriye dönüp baktığında, bütün yaşadıklarının kusursuz bir plana göre gerçekleştiğini değil, her şeye rağmen yoluna devam edebildiğini göreceksin. Belki bazı şeylerin neden olduğunu hiçbir zaman anlayamayacaksın.

Belki bazı insanların yokluğu hep biraz sızlayacak. Belki bazı hayallerin gerçekleşmeden kalacak. Ama bir zamanlar seni yıkan şeyin artık seni yönetmediğini, bir zamanlar önünde durduğun kapının artık bütün hayatını belirlemediğini fark edeceksin.

İşte o gün, hayatın sana her zaman istediğini vermediğini ama senin de her kayıp karşısında kendinden vazgeçmek zorunda olmadığını anlayacaksın.

Çünkü bazen en büyük hayır, istediğin şeyin gerçekleşmesinde değil, gerçekleşmeyen şeyin ardından kendini yeniden bulabilmendedir. Bazen en büyük şer, bir şeyi kaybetmek değil, onu kaybetmemek uğruna kendini kaybetmektir.

Ve bazen hayat, sana bir kapıyı kapattığında başka bir kapı açmak için değil, artık kapısında beklediğin yerden ayrılman gerektiğini göstermek için susar.

Unutma; her güzel görünen şey sana iyi gelmez, her kötü görünen şey de hayatının sonu değildir. Ama her yaşadığın şeyin içinden geçerken kendini kaybetmemek, işte asıl mesele budur.

Hayatın bütün sırlarını çözemezsin, bütün kayıplarını telafi edemezsin, bütün sorularına cevap bulamazsın.

Yine de sevebilir, güvenebilir, umut edebilir ve yeniden başlayabilirsin. Çünkü bazen insanın önündeki en büyük hayır, başına hiçbir şer gelmemesi değil; başına gelenlerin, içindeki iyiliği elinden alamamasıdır.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Tuana Yılmaz

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları