İnsan doğasının saklı değişmezliği
Tuana Yılmaz
İnsanlığın varoluşundan bu yana sürdürdüğü en büyük ve belki de en teselli edici yanılsamalardan biri, bir gün köklü bir şekilde değişebileceğine ya da bir başkasını değiştirebileceğine olan sarsılmaz inancıdır.
Zamanın akıcılığı, mevsimlerin döngüselliği ve doğanın sürekli bir kabuk değiştirme hali, insana kendisinin de benzer bir metamorfoza tabi olduğu fikrini empoze eder. Ancak bu yüzeysel bir gözlemden ibarettir; çünkü doğadaki değişim maddenin fiziksel bir başkalaşımı iken, insan ruhunun ve karakterinin özü tıpkı derindeki bir omurga gibi sabit kalır.
Birey, hayatı boyunca farklı maskeler kuşanır, yeni diller öğrenir, coğrafyalar değiştirir veya toplumsal rollere uyum sağlamak adına davranış biçimlerini cilalar; fakat bu adaptasyon hamleleri hiçbir zaman o çekirdekteki benliği dönüştürmez.
İnsanın değiştiğini iddia ettiği anlar, çoğunlukla değişimin kendisi değil, yalnızca mevcut karakterin farklı çevresel baskılar altında farklı bir tepki verme biçimidir.
Rüzgârın yönüne göre biçim değiştiren bir yelkenli nasıl ki geminin kendisini değiştirmiyorsa, hayatın getirdiği travmalar, başarılar ya da kayıplar da insanın ana kumaşını baştan dokumaz; sadece o kumaşın üzerindeki tozları süpürür veya görünmeyen yırtıkları açığa çıkarır.
Psikolojik ve biyolojik açıdan bakıldığında, insanın kişilik yapısının erken çocukluk döneminde atılan temelleri, bir ömür boyu inşa edilecek tüm mimarinin sınırlarını belirler.
Beynin esnekliği ve öğrenme kapasitesi genellikle karakterin esnekliği ile karıştırılsa da, nörolojik yolların belirli bir yaştan sonra çizdiği ana hatlar, bireyin dünyayı algılama ve ona tepki verme kodlarını kalıcı olarak sabitler.
Korkularımız, arzularımız, öfkemizi kontrol etme biçimimiz veya kriz anlarındaki reflekslerimiz, yıllar içinde gelişen sofistike savunma mekanizmalarının arkasında ilk günkü hamlığıyla bekler.
Bir insanın olgunlaştığını, sakinleştiğini ya da “yeni bir sayfa açtığını” söylediğimiz durumlar, aslında o kişinin kendi değişmez yapısını daha iyi tanıyıp onu gizleme veya dizginleme konusunda ustalaşmasından başka bir şey değildir.
Birey, özündeki dürtüleri yok etmez; sadece o dürtülerin toplumsal bedelini ödememek adına onları bastırmayı veya şekil değiştiren davranış kalıplarına dönüştürmeyi öğrenir.
Dolayısıyla, yaşlanmak ve tecrübe kazanmak insanı değiştiren değil, insana kendi değişmezliğiyle yaşama sanatını öğreten bir süreçtir.
Felsefi boyutta ise karakterin bölünmezliği ve sabitliği, insanın kendi kaderiyle kurduğu trajik bağın temelini oluşturur. Arthur Schopenhauer’ın da sıklıkla vurguladığı gibi, insanın karakteri doğuştandır ve değiştirilemez; her insan kendi içsel yasasına göre hareket eder ve aynı şartlar sağlandığında defalarca aynı kararları almaya mahkûmdur. İrade, eylemleri yönlendiriyor gibi görünse de, o iradeyi yönlendiren güç zaten kişinin değişmez karakteridir.
İnsan, hayatının belirli dönemlerinde büyük pişmanlıklar yaşayabilir, radikal kararlar aldığını iddia edebilir veya geçmişteki hatalarına sünger çektiğini ilan edebilir. Ancak aynı imkanlar, aynı zaaflar ve aynı baskılar tekrar bir araya geldiğinde, bireyin varacağı nokta kaçınılmaz olarak ilk durak olacaktır.
Çevreye uyum sağlama yeteneği olan “uyarlanabilirlik” (adaptasyon), ontolojik bir değişim değildir. Timsahın karada yürüyebilmesi onun suda yaşayan bir sürüngen olduğu gerçeğini değiştirmediği gibi, hırslı bir insanın mütevazı görünmeyi öğrenmesi de onun içindeki hırsı yok etmez; sadece o hırsın yeni bir dışavurum yöntemidir.
İlişkiler bağlamında bu durum, insanoğlunun karşı karşıya kaldığı en büyük duygusal trajedileri doğurur.
Sevdiğimiz, hayatımıza aldığımız ya da eğitmekle mükellef olduğumuz kişilerin değişeceğine dair beslediğimiz umut, ilişkilerin hem çimentosu hem de en yıkıcı dinamitidir. Bir insanın partnerini, dostunu veya evladını dönüştürme çabası, en nihayetinde rüzgâra karşı şekil almaya çalışan bir kaya parçasına bakmaya benzer.
Zaman, kayanın köşelerini aşındırabilir, yüzeyini pürüzsüzleştirebilir ama onun kimyasal bileşimini asit yapamaz. İnsanlar ilişkilerde kırılma noktalarına geldiklerinde “sen çok değiştin” ya da “ben artık eski ben değilim” cümlesine sığınırlar.
Oysa gerçekte ne giden değişmiştir ne de kalan; yaşanan şey yalnızca beklentilerin illüzyonunun dağılması ve maskelerin artık taşınamayacak kadar ağırlaşarak düşmesidir. Karşılaştığımız şey değişim değil, saklanan hakikatin en yalın haliyle su yüzüne çıkışıdır.
Sonuç olarak, insanın değişmezliği fikri karamsar bir kadercilik değil, aksine insan doğasının gerçekçi ve olgun bir kabulüdür.
Gerçek değişim, insanın varoluşsal kumaşını değiştirmesi değil, o kumaşın sınırlarını kavrayarak kendisiyle ve çevresiyle daha dürüst bir ilişki kurabilmesidir. İnsanın değiştiğine dair anlatılan tüm hikayeler, edebi birer temenni veya psikolojik birer avunma mekanizmasından ibarettir.
İnsan, doğduğu an getirdiği o ilk benlik taslağını, ömrünün sonuna kadar hayatın farklı renkleriyle boyayarak taşır; fakat boyanın altındaki tuval, dokusu, lifleri ve sınırlarıyla her zaman aynı kalır.
Karakter, zamana ve şartlara yenilmeyen sarsılmaz bir kaladır; bu kalanın surlarında açılan ufak çatlaklar, o yapının mimarisini değiştirmeye yetmez.

