İnceliğin kırıldığı yerde sessizlik büyür
Tuana Yılmaz
Bazı kopuşlar bir öfkenin değil, uzun süren bir sabrın eseridir. İnsan bazen bağırarak değil, susarak vazgeçer. Çünkü bağıran hâlâ duyulmayı umut eder, susan ise artık anlatmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini anlamıştır.
Ben bütün ipleri bir gecede koparmadım. Bir sabah uyanıp “artık bitti” demedim. İnce düşüne düşüne kopardım bütün ipleri. Her cümleyi defalarca tartarak, her davranışı defalarca affederek, her kırgınlığı kendime yük ederek, her hayal kırıklığını “belki düzelir” diye erteleyerek geldim o noktaya.
İnsanların gördüğü yalnızca son adımdı. Kimse o adımdan önce binlerce kez aynı yerde durup beklediğimi, aynı kapıyı tekrar tekrar çaldığımı, aynı insanı defalarca anlamaya çalıştığımı bilmiyordu. Çünkü bazı vedalar dışarıdan aniden görünür; oysa içlerinde yılların sessiz hazırlığı vardır.
İnsan en çok değer verdiği yerden yorulur. Umursamadığın biri seni incitmez. Beklentin olmayan biri seni hayal kırıklığına uğratamaz.
Kalbini koyduğun yerde yara alırsın. Ben de yaralarımı en güvendiğim ellerden aldım. Her defasında “yanlış anlamışımdır” dedim. “Bugünlük böyledir” dedim.
“İnsan hata yapar” dedim. Kendimi susturdum, içimdeki kırgınlığı susturdum, hatta bazen haklı olduğumu bile inkâr ettim. Çünkü kaybetmek istemediğim insanlar vardı.
Fakat zaman bana acı bir şey öğretti; kendini sürekli susturan biri, sonunda kendi sesini bile duyamaz hâle geliyor. İşte o gün anladım ki insan başkasını korurken kendini tüketmemeliymiş.
Bir ilişkiyi, bir dostluğu, bir bağı yaşatmak için yalnızca bir kişinin çabası yetmiyormuş. Karşı tarafta emek yoksa, sevgi tek başına hiçbir köprüyü ayakta tutamıyormuş.
Beni değiştiren büyük olaylar olmadı. Beni değiştiren küçük şeylerin tekrar etmesiydi. Aynı ilgisizlik... Aynı unutulmuşluk... Aynı değersizlik hissi...
Aynı cümlelerin farklı günlerde yeniden yaşanması... İnsan bir kere kırılınca toparlayabiliyor belki ama aynı yerden defalarca kırılınca artık o eski hâline dönemiyor.
Çatlayan cam nasıl eskisi gibi görünmüyorsa, kırılan güven de eski sağlamlığına kavuşmuyor. İşte ben güvenimi bir anda kaybetmedim. Her gün biraz daha eksildi.
Her gün biraz daha inancımı bıraktım. Sonunda elimde tutacak hiçbir şey kalmayınca insanlar bana “çok değiştin” dediler. Oysa değişen ben değildim. Değişen, artık taşıyamadığım yüklerdi.
Eskiden herkesi anlamaya çalışırdım. Şimdi önce kendimi anlamaya çalışıyorum. Eskiden herkes üzülmesin diye kendim üzülürdüm.
Şimdi biliyorum ki kendi huzurunu sürekli başkalarına dağıtan biri, en sonunda içinde yaşayacak bir huzur bulamıyor. Bu yüzden attığım her adım biraz kendime doğru oldu.
Her vazgeçiş biraz kendime yaklaşmaktı. İnsan bazen kaybederek kazanır. Çünkü yanlış insanlardan uzaklaşmak da bir kazançtır.
Sürekli tüketen ortamlardan çıkmak da bir başarıdır. Sessizliğini koruyabilmek de bir güçtür. Ve ben bütün bunları çok geç öğrendim ama öğrendiğim için pişman değilim.
Eskiden kopmaktan korkardım. Çünkü yalnız kalmaktan çekinirdim. Sonra fark ettim ki kalabalıkların içinde yalnız hissetmek, gerçekten yalnız olmaktan çok daha ağırmış. Yanında insanlar varken anlaşılmamak, kilometrelerce uzakta olmaktan daha acıymış.
İşte o yüzden mesafeler koydum. Önce kelimelerimin arasına, sonra zamanımın içine, en sonunda da hayatımın kapısına... Kimseyi cezalandırmak için değil.
Kendimi biraz olsun koruyabilmek için. Çünkü insan kendini korumayı öğrenmediğinde, herkes ondan biraz daha eksiltmeye devam ediyor.
Artık kimseye neden sustuğumu anlatmıyorum. Çünkü beni gerçekten tanıyan biri zaten neden sustuğumu anlayacaktır. Anlamayan birine de saatlerce konuşmanın hiçbir anlamı yok.
Bazı insanlar açıklama ister ama açıklamayı dinlemek için değil, kendilerini haklı çıkarmak için isterler. Ben artık kimsenin mahkemesinde kendimi savunmuyorum.
Beni tanımak isteyen davranışlarıma bakar. Beni yargılamak isteyen ise zaten ne söylersem söyleyeyim kendi kararını çoktan vermiştir.
Hayat bana en çok şunu öğretti: Herkese aynı değeri vermek adalet değildir. Değeri hak edene değer vermek gerekir. Çünkü emeğini bilmeyene emek verdikçe yorgunluk büyür.
Sevgini anlamayana sevgi verdikçe kalbin ağırlaşır. Saygını hak etmeyene saygı gösterdikçe kendine olan saygın eksilir. İşte bu yüzden artık her kapıyı çalmıyorum.
Her davete gitmiyorum. Her tartışmaya girmiyorum. Her kırgınlığı anlatmıyorum. Her özrü kabul etmiyorum. Çünkü insanın en kıymetli şeyi zamanı değil, ruhudur. Ruhunu yoran her şey, senden hayat çalar.
İnce düşüne düşüne kopardım bütün ipleri. Kimsenin canı yansın istemediğim için önce kendi canımı yıllarca susturdum. Kimse üzülmesin diye geceleri içime konuştum.
Kimse beni yanlış anlamasın diye kelimelerimi seçtim. Ama sonunda anladım ki en çok kendini ihmal edenler unutuluyor. En çok fedakârlık yapanlar sıradanlaşıyor.
En çok anlayış gösterenler ise değeri en geç anlaşılan insanlar oluyor. Ben artık geç anlaşılmayı beklemiyorum. Beklemek de bir yük çünkü. Beklemek de insanın omuzlarına görünmeyen taşlar koyuyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda kopardığım iplerin hiçbirine pişmanlık duymuyorum. Çünkü o ipler beni hayata bağlamıyordu; beni olduğum yerde tutuyordu.
Yürümemi engelliyor, nefesimi daraltıyor, umutlarımı ağırlaştırıyordu. Şimdi yol daha sessiz olabilir ama daha gerçek. Daha az insan olabilir ama daha samimi.
Daha az söz olabilir ama daha çok huzur var. Ve bazen insanın ihtiyacı olan tek şey de tam olarak budur: Gürültüsüz bir vicdan, kırılmayan bir iç huzuru ve kendine yabancılaşmadan yaşayabileceği bir hayat

