Gerçeğin yerine koyduğumuz gölge: Sanmak
Tuana Yılmaz
İnsan bazen gerçeği bilmediği için değil, gerçeğin ne olduğunu öğrenmekten korktuğu için sanır. Sanmak, zihnin belirsizliğe karşı geliştirdiği en hızlı savunmadır.
Bir şeyin ne olduğunu bilmediğimizde boşluğu kendi düşüncelerimizle doldururuz. Birinin neden sustuğunu bilmeyiz, “bana kızdı” deriz.
Birinin neden uzaklaştığını sormayız, “artık beni sevmiyor” diye düşünürüz. Bir mesajın neden geç geldiğini öğrenmeyiz, “önemsemiyor” diye hüküm veririz.
Sonra da kendi kurduğumuz ihtimallere inanır, hiç yaşanmamış bir olayın acısını gerçekten yaşanmış gibi içimizde büyütürüz. İşte sanmak tam da böyle bir şeydir: Gerçeğin olmadığı yerde zihnin kendi hikâyesini yazması ve bir süre sonra o hikâyeyi gerçek zannetmesi.
Sanmak, insanın hayatındaki en sessiz yanılgılardan biridir. Çünkü çoğu zaman “bilmiyorum” demek yerine “herhalde böyledir” demeyi seçeriz.
Oysa “herhalde” ile başlayan cümlelerin bazen hayatımızda açtığı yaralar, kesinlik taşıyan cümlelerden bile daha derindir. Çünkü insan bilmediği şeyden değil, bildiğini sandığı şeyden daha fazla etkilenir.
Bilmediğimiz bir konu hakkında temkinli oluruz; fakat sandığımız zaman kendimizi haklı görmeye başlarız. Böylece soru sormayı bırakır, dinlemeyi bırakır, anlamaya çalışmayı bırakırız. Bir ihtimali gerçeğe dönüştürür, sonra da o gerçeğe göre davranırız.
Belki de insan ilişkilerinin en büyük kırılmalarından bazıları, yaşanmış olaylardan değil, yanlış anlaşılmış sessizliklerden doğar.
Bir insanın yüzündeki ifadeyi görürüz ve ne hissettiğini bildiğimizi sanırız. Bir cümlesindeki kelimeye takılır, niyetini çözdüğümüzü düşünürüz.
Oysa insanın içi, dışarıdan göründüğü kadar basit değildir. Gülümseyen biri üzgün olabilir, susan biri öfkeli değil yorgun olabilir, uzak duran biri sevgisini kaybetmiş değil kendi içindeki bir savaşı sürdürüyor olabilir. Biz çoğu zaman karşımızdaki insanın davranışını değil, o davranışın bizde uyandırdığı anlamı görürüz.
Ve sonra o anlamı onun gerçeği zannederiz. Halbuki herkesin içinde bizim bilmediğimiz odalar vardır. Her insanın söylemediği cümleleri, anlatmadığı korkuları, taşıdığı yükleri ve kendine bile itiraf edemediği tarafları vardır.
Sanmak yalnızca başkaları hakkında yanılmak değildir. Bazen insan kendisi hakkında da büyük yanılgılara düşer. “Ben bunu yapamam” der ve bunu gerçek zanneder.
“Ben artık değişemem” der. “Benim şansım yok.” “Ben böyleyim.” “Beni kimse gerçekten sevmez.” “Ben hep aynı şeyleri yaşarım.” Bunların çoğu gerçek değil, geçmişten bugüne taşınmış cümlelerdir. Bir zamanlar yaşadığımız bir hayal kırıklığı, bütün geleceğimizin kehanetine dönüşür.
Bir insanın bize yaptığı kötülük, bütün insanların kötülüğünün kanıtı olur. Bir başarısızlık, kendimiz hakkındaki hükmümüze dönüşür. Bir terk edilme, sevilmeyeceğimiz inancını doğurur. Sonra insan, kendi kurduğu duvarların arkasında yaşarken kaderinin böyle olduğunu sanır.
Belki de “sanmak” kelimesinin en tehlikeli tarafı burada saklıdır: İnsan sandığı şeylere göre karar verir. Gerçeği bilmeden küser, gerçeği sormadan uzaklaşır, gerçeği öğrenmeden vazgeçer. Bazen bir telefon açsa çözülecek mesele için günlerce susar.
Bazen tek bir soru sorarak anlayabileceği bir insanı zihninde defalarca yargılar. Bazen “Neden böyle yaptın?” demek yerine “Zaten niyeti belli” der.
Oysa niyet okumak, insanın kendisine verdiği sahte bir kesinliktir. Çünkü karşı tarafın zihnine giremeyiz. Onun ne düşündüğünü, neden öyle davrandığını, içinde hangi duygunun savaştığını kesin olarak bilemeyiz. Tahmin edebiliriz ama tahmin ile gerçek arasında koca bir uçurum vardır.
İlişkilerde en çok da bu yüzden sanmak yorucudur. Birini sevdiğimizde onun her hareketine anlam yüklemeye başlarız. Mesajındaki noktalama işaretinden ses tonuna, yüzündeki ifadeden birkaç saatlik sessizliğine kadar her şeyi çözmeye çalışırız.
Sonra zihnimiz kendi senaryosunu yazar. “Kesin bir şey oldu.” “Benden uzaklaşıyor.” “Başka bir şey düşünüyor.” “Beni eskisi kadar önemsemiyor.” Oysa belki karşı tarafın bütün gününü mahveden başka bir mesele vardır. Belki kendi içinde çözemediği bir problemle uğraşıyordur. Belki sadece yorgundur.
Belki gerçekten bir sorun vardır. Ama bunu öğrenmenin tek yolu sanmak değil, sormaktır. Çünkü iletişim, tahmin yarışması değildir.
Bir başka tehlikeli sanmak da insanların bizi düşündüğünü sanmaktır. Herkesin bizim kadar bizi düşündüğünü zannederiz. Söylediğimiz bir sözün günlerce onların aklında kaldığını, yaptığımız bir hareketin sürekli konuşulduğunu, insanların bizi sürekli izlediğini düşünürüz.
Oysa çoğu insan kendi hayatının telaşındadır. Kendi borcunu, kendi evini, kendi ailesini, kendi korkularını, kendi geleceğini düşünür.
Bizim gece yatağa girdiğimizde tekrar tekrar hatırladığımız bir cümleyi, karşı taraf çoktan unutmuş olabilir. Bizim yıllarca taşıdığımız bir mahcubiyet, başkasının hafızasında birkaç dakikalık bir ayrıntıdan ibaret kalmış olabilir. İnsan bazen kendi zihninin projektörünü bütün dünyanın üzerine tuttuğunu sanıyor. Oysa herkesin kendi sahnesi var.
Sanmak bazen de beklemektir. “Bir gün anlayacak.” “Bir gün değerimi görecek.” “Bir gün geri dönecek.” “Bir gün her şey düzelecek.” Umut etmek başka şeydir, hayatı bir ihtimale bağlamak başka. İnsan bazen bir ihtimali o kadar uzun süre besler ki sonunda ihtimalin kendisine dönüşür.
Hayatını yaşamaz, beklediği şeyin gerçekleşmesini bekler. Oysa bazı kapılar gerçekten kapanmıştır. Bazı insanlar gerçekten gitmiştir.
Bazı hikâyelerin sonu bizim istediğimiz gibi yazılmamıştır. Bunu kabul etmek acıtır ama bazen iyileşmenin ilk adımı, “belki”lerin arkasına saklanmayı bırakmaktır.
Sanmakla umut etmek arasındaki farkı da bilmek gerekir. Umut, gerçeği görüp yine de güzel bir ihtimali taşıyabilmektir. Sanmak ise gerçeği görmemek için ihtimale tutunmaktır.
Umut insanı hayata bağlar; sanmak bazen insanı hayatın dışında tutar. Umut ederken yürürsün. Sanarken olduğun yerde beklersin. Aradaki fark küçücük görünür ama insanın yıllarını değiştirebilir.
İnsanların bizi nasıl gördüğünü sanmak da ayrı bir hapishanedir. “Beni güçlü sanıyorlar, o yüzden yardım istememeliyim.” “Beni başarısız sanacaklar.” “Beni zayıf görürler.” “Bunu yaparsam ne derler?” Böyle böyle kendi hayatımızı başkalarının zihninde kurduğumuz hayali düşüncelere göre yaşamaya başlarız.
Oysa insanların bizim hakkımızda düşündüğünü sandığımız şeylerin büyük bölümü yalnızca zihnimizin ürünüdür. Başkalarının bakışını kontrol edemeyiz.
Bizi yanlış anlayan biri olacaktır. Bizi küçümseyen biri olacaktır. Bizi olduğumuzdan farklı gören biri de olacaktır. Fakat insanın bütün hayatını, başkasının zihnindeki hayali bir portreyi düzeltmeye harcaması kadar yorucu bir şey yoktur.
Sanmak bazen geçmişi de değiştirir. Yıllar önce yaşadığımız bir olayın üzerine bugün öğrendiğimiz bilgilerle yeni anlamlar yükleriz. “Demek ki o zaman da beni sevmiyormuş.” “Demek ki en başından beri niyeti buymuş.” “Ben zaten o zaman anlamalıydım.” Belki öyleydi, belki değildi.
Bugünün bilgisiyle dünün bütün ayrıntılarını kesin bir hükme bağlamak kolaydır. Ama hayat o kadar net değildir. İnsanlar zaman içinde değişir, ilişkiler değişir, koşullar değişir, biz değişiriz. Dün verilen bir kararın arkasındaki insanla bugün karşımızda duran insan aynı olmayabilir.
Geçmişi yeniden yazmak bazen bugünü anlamaktan daha kolay gelir. Çünkü geçmişteki bütün taşları yerine koyduğumuzu sanınca içimizde bir düzen oluşur. Fakat hayatın bazı soruları cevapsız kalır. Ve insan her cevapsız soruyu çözmek zorunda değildir.
Büyümek biraz da “bilmiyorum” diyebilmektir. Her şeyi çözmek zorunda olmadığını kabul etmektir. Bir insanın neden öyle davrandığını bilmiyorsan bilmiyorsundur. Bir ilişkinin nereye gideceğini bilmiyorsan bilmiyorsundur. Yarın ne olacağını bilmiyorsan bilmiyorsundur.
Belirsizlik, insanın hoşuna gitmez. Zihin kesinlik ister. Fakat hayat kesinlik dağıtan bir yer değildir. Bazen yol sisli olur. Bazen önünü göremezsin ve yine de yürümek zorunda kalırsın. Olgunluk, sisin içinden gördüğün ilk gölgeye “işte gerçek bu” dememektir.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Ben bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece sanıyor muyum?” Bir karar vermeden önce, birine kızmadan önce, bir ilişkiden vazgeçmeden önce, kendimiz hakkında ağır bir hüküm vermeden önce bu soruyu sormak gerekir.
Çünkü bazen hayatımızı değiştirecek kadar büyük sandığımız şey, aslında küçücük bir yanlış anlamadır. Bazen yıllarca taşıdığımız kırgınlığın altında hiç sorulmamış tek bir soru vardır. Bazen kendimize söylediğimiz “ben yapamam” cümlesinin karşısında, hiç denenmemiş bir hayat duruyordur.
Sanmak, zihnin aceleciliğidir. Bilmek ise sabır ister. Gerçeği öğrenmek için dinlemek gerekir, sormak gerekir, beklemek gerekir, bazen susmak gerekir.
İnsan hemen hüküm vermek yerine biraz daha bakmayı, biraz daha anlamayı, biraz daha düşünmeyi öğrenmelidir. Çünkü ilk gördüğümüz şey her zaman gerçeğin tamamı değildir. İlk hissettiğimiz duygu da her zaman doğru yorum değildir. Bazen öfke, aslında kırgınlığın üzerindeki kabuktur.
Bazen kıskançlık, kaybetme korkusudur. Bazen uzaklaşmak, sevgisizlik değil tükenmişliktir. Bazen susmak, ilgisizlik değil kelime bulamamaktır.
Hayatın en büyük yanılgılarından biri de “artık biliyorum” dediğimiz anda başlar. Çünkü insan kendinden ne kadar emin olursa olsun, hayatın her ayrıntısını bilemez. Bir insanı yıllarca tanıyabilir ve yine de onun içinde hiç bilmediğin bir taraf bulunabilir.
Kendini çok iyi tanıdığını düşünebilir ve bir gün verdiğin bir tepki karşısında kendi kendine şaşırabilirsin. Hayatın güzelliği biraz da buradadır. İnsan tamamlanmış bir cümle değildir. Her gün yeni bir kelime eklenir, bazı kelimeler silinir, bazı anlamlar değişir.
O yüzden artık bazı şeyleri sanmamayı öğrenmek gerekiyor. Birinin sessizliğini sevgisizlik sanmamak. Bir gecikmeyi değersizlik sanmamak.
Bir başarısızlığı yetersizlik sanmamak. Bir vedayı hayatın sonu sanmamak. Bir yalnızlığı terk edilmişlik sanmamak.
Bir gecikmeyi kaderin reddi sanmamak. Bir kapının kapanmasını bütün yolların bittiği anlamına getirmemek. Çünkü hayat, bizim o an gördüğümüz kadardan ibaret değildir.
Ve belki insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, bazı cümlelerin sonuna kesinlik yerine bir soru işareti koymaktır. “Böyle oldu” demeden önce “Acaba gerçekten böyle mi?” diyebilmek. “Beni sevmiyor” demeden önce “Bunu nereden biliyorum?” diye düşünmek. “Ben yapamam” demeden önce “Daha önce hiç denedim mi?” diye sormak. “Her şey bitti” demeden önce “Gerçekten bitti mi, yoksa ben sadece şu an böyle mi hissediyorum?” diyebilmek.
Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey, öğrendiği yeni bir gerçek değil; yanlış sandığı bir şeyden vazgeçmesidir.
Belki de bütün mesele budur: Sanmak kolaydır, anlamak emek ister. Hüküm vermek kolaydır, dinlemek cesaret ister. Vazgeçmek kolaydır, gerçeğin peşinden gitmek sabır ister. Ve insan büyüdükçe şunu öğrenir: Her his gerçek değildir, her düşünce doğru değildir, her ihtimal kader değildir. Zihninden geçen her cümleye inanmak zorunda değilsin.
Çünkü bazen hayatın önündeki en büyük duvar, gerçekten var olan bir engel değildir. Sadece bizim var sandığımız bir duvardır.
Ve insan, o duvarın aslında gölge olduğunu fark ettiği gün, ilk kez gerçekten özgürleşir.

