Borçlu bırakılan günler
Tuana Yılmaz
“Yarınki ben düşünsün...” İnsanlığın belki de en eski cümlelerinden biridir bu. Bir işin ertelenmesinde, bir kararın askıya alınmasında, bir sorumluluğun ötelendiği anlarda sessizce ortaya çıkar. İlk bakışta masum görünür. Hatta bazen eğlenceli bile gelir. Çünkü o anın rahatlığı, geleceğin belirsiz yükünden daha çekicidir. İnsan bugünün yorgunluğunu taşırken yarının omuzlarına birkaç kilogram daha yük bırakmayı önemsemeyebilir. Ne de olsa yarın henüz gelmemiştir. Henüz hesap sormamıştır. Henüz kapıyı çalmamıştır.
Fakat zamanın ilginç bir huyu vardır. Ertelenen her şeyin izini tutar. Söylenmeyen sözleri, yazılmayan satırları, başlanmayan işleri ve alınmayan kararları görünmez bir deftere kaydeder. İnsan bir gün dönüp baktığında, aslında yarınki ben diye bıraktığı bütün yüklerin yine kendi omuzlarına döndüğünü fark eder. Çünkü yarınki ben, bugünkü benden farklı biri değildir. Daha güçlü, daha enerjik, daha motive veya daha sabırlı biri olarak hayal edilse de gerçekte aynı insanın biraz daha yaş almış halidir. Üstelik çoğu zaman daha fazla sorumluluğa sahip, daha fazla yorgun ve daha fazla meşguldür.
İnsan gençliğinde zamanın sonsuz olduğunu sanır. Bir işi bugün yapmazsa yarın yapabileceğine, yarın yapmazsa sonraki hafta halledebileceğine inanır. Oysa hayat böyle işlemez. Bazı fırsatlar yalnızca bir kez gelir. Bazı kapılar yalnızca belirli bir süre açık kalır. Bazı insanlar yalnızca belli bir zamana kadar bekler. Ertelenen her şey sadece zamana bırakılmış olmaz; bazen kaderin akışına da bırakılmış olur. Ve kader, beklemeyi her zaman ödüllendirmez.
Biriken işler yalnızca yapılacaklar listesini uzatmaz. Zihnin içinde de görünmez odalar oluşturur. Tamamlanmamış her iş, kapatılmamış her mesele, verilmemiş her karar insanın zihinsel enerjisinden küçük parçalar çalar. İnsan bazen neden yorulduğunu anlayamaz. Gün boyunca ağır bir iş yapmamıştır. Uzun bir yol yürümemiştir. Fakat yine de tükenmiş hisseder. Çünkü zihninin bir köşesinde sürekli bekleyen onlarca yarım kalmış konu vardır. Her biri sessizce dikkat ister. Her biri çözülmeyi bekler. Her biri “beni unutma” diye fısıldar.
Yarınki ben düşünsün anlayışı bazen yalnızca tembellikten doğmaz. Korkudan da doğar. Çünkü bazı kararlar cesaret ister. Bazı adımlar risk taşır. İnsan başarısız olmaktan çekindiğinde hareketsiz kalmayı tercih eder. Hareketsizlik güvenli görünür. Oysa çoğu zaman görünmeyen en büyük risk, hiçbir şey yapmamaktır. Çünkü zaman ilerlerken insan yerinde duramaz. Durduğunu sandığında bile aslında geride kalmaktadır. Hayat akan bir nehir gibidir. Aynı noktada kalmak isteyen kişi bile akıntıya karşı mücadele etmek zorundadır.
Bir gün gelir ve insan yıllar önce ertelediği şeylerin arasında dolaşırken bulur kendini. Okunmayan kitaplar, kurulmamış hayaller, söylenmemiş duygular, başlanmamış projeler ve cesaret edilmemiş kararlar... Her biri sessiz birer hatıra gibi karşısına çıkar. O zaman anlar ki bazı pişmanlıklar yapılan hatalardan değil, hiç yapılmayan şeylerden doğar. İnsan bazen düştüğü için üzülmez. Denemediği için üzülür. Kaybettiği için değil, oyuna hiç katılmadığı için içi sızlar.
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, gelecekteki kendimizi bugünkünden daha güçlü sanmaktır. Oysa yarınki ben de bugünkü ben kadar insandır. Onun da korkuları olacaktır. Onun da yorgunlukları olacaktır. Onun da sınırlı zamanı olacaktır. Bu yüzden bugünün yükünü geleceğe taşımak çoğu zaman sorunu çözmez, sadece büyütür. Küçük bir kar topu gibi başlayan meseleler, zamanın yokuşunda yuvarlandıkça devasa bir çığa dönüşebilir.
Bu nedenle bazen yapılacak en akıllıca şey, mükemmel zamanı beklemek yerine kusurlu bir başlangıç yapmaktır. Çünkü mükemmel zaman çoğu zaman hiç gelmez. Hayat hazırlıkların tamamlanmasını beklemez. Takvim yaprakları kimsenin hazır olup olmadığını sormadan düşmeye devam eder. Ve insan çoğu zaman başladığında öğrenir, yürüdüğünde denge kurar, denediğinde güçlenir......Çünkü hayatın en büyük öğretmenlerinden biri harekettir. İnsan düşünerek birçok şey öğrenebilir ama bazı gerçekler yalnızca yaşanarak anlaşılır. Kıyıda durup denizi seyreden biri, dalgaların sesini duyabilir; fakat suyun soğukluğunu asla bilemez. Haritalara bakarak yolları ezberleyebilir; fakat yolculuğun nasıl hissettirdiğini öğrenemez. İşte bu yüzden sürekli yarına bırakılan işler yalnızca ertelenmiş görevler değildir, aynı zamanda ertelenmiş deneyimlerdir. İnsan her ertelemesinde biraz da kendi gelişimini geciktirir.
Gün gelir, takvimlerin yaprakları sessizce azalırken insan zamanın ne kadar hızlı geçtiğine şaşırır. Çocukluğunda bitmek bilmeyen yaz tatilleri, gençliğinde sonsuz görünen yıllar bir anda uzak bir sis perdesinin arkasında kalır. Dün gibi hatırladığı anılar artık yıllar öncesine aittir. O zaman insan fark eder ki hayat büyük sıçramalarla değil, küçük günlerin birikmesiyle ilerlemiştir. Bir gün hiçbir şeyi değiştirmez gibi görünür. Ama bin gün üst üste aynı şekilde yaşandığında koca bir ömür şekillenir.
Yarınki ben düşünsün düşüncesi bazen tatlı bir kaçış gibidir. İnsan kendisini geçici bir rahatlığın içine bırakır. Yapılması gereken işi unutmaya çalışır. Verilmesi gereken kararı erteler. Konuşulması gereken konuyu kapatır. Fakat ertelenen meseleler unutulmaz. Onlar sessizce büyür. Tıpkı kapının önünde bekleyen misafirler gibi sabırla sıralarını beklerler. İnsan ne kadar görmezden gelirse gelsin, zamanı geldiğinde karşısına çıkarlar.
Hayatın ilginç bir dengesi vardır. Yapılmayan her iş geleceğe faizli bir borç gibi aktarılır. Bugün on dakikada çözülebilecek bir mesele, yarın saatler süren bir probleme dönüşebilir. Bugün söylenebilecek bir özür, yıllar sonra kapanmayan bir yaraya dönüşebilir. Bugün atılabilecek küçük bir adım, gelecekteki büyük bir fırsatın başlangıcı olabilir. Bu nedenle bazen en küçük hareket bile tahmin edilenden çok daha büyük sonuçlar doğurur.
İnsan çoğu zaman gelecekteki kendisini bir kahraman gibi hayal eder. Daha disiplinli, daha sabırlı, daha cesur ve daha enerjik biri olarak görür. Oysa gelecekteki ben de bugünkü benin devamıdır. Eğer bugün küçük alışkanlıklar değişmiyorsa, yarın mucizevi bir dönüşüm yaşanmaz. Eğer bugün hiçbir şey için adım atılmıyorsa, yarın birdenbire büyük başarılar ortaya çıkmaz. Hayat bir gecede değişen hikâyelerden çok, her gün yazılan satırlardan oluşur.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük motivasyon konuşmaları değildir. Sadece küçük bir başlangıçtır. Yarım sayfalık bir yazı, beş dakikalık bir yürüyüş, kısa bir telefon görüşmesi, küçük bir düzenleme, tek bir karar... Çünkü harekete geçmek çoğu zaman işin en zor kısmıdır. İlk adım atıldıktan sonra yol kendi kendini göstermeye başlar. Sisli bir yolda ilerleyen araba gibi, insan da yalnızca önünü aydınlatan birkaç metreyi görür. Ama yolun tamamını görmek zorunda değildir. İlerlemesi yeterlidir.
Bir ağacın gölgesinde otururken onun yıllar süren sessiz mücadelesini fark etmeyiz. Tohum toprağa düştüğünde kimse onun gelecekte dev bir çınar olacağını bilemez. Her gün biraz büyür. Her gün görünmeyecek kadar küçük değişimler yaşar. Fakat yıllar sonra insanlar onun altında dinlenir. İnsan hayatı da böyledir. Büyük başarılar çoğu zaman küçük ve düzenli adımların sonucudur. Bir günde değil, binlerce sıradan günün birikimiyle ortaya çıkar.
Belki de yarınki ben düşünsün anlayışının en büyük yanılgısı, zamanın sınırsız olduğunu varsaymasıdır. Oysa insanın sahip olduğu en değerli şey paradan, makamdan ve eşyadan önce zamandır. Kaybedilen para geri kazanılabilir. Kaybedilen eşya yerine konabilir. Fakat geçen bir gün, geçen bir saat, hatta geçen bir dakika bile geri getirilemez. Bu yüzden zamanın değeri, ancak kaybedildiğinde anlaşılır.
Ve belki bir gün insan aynaya baktığında, yıllar önceki haline bir şey söyleme fırsatı bulsaydı yalnızca şu cümleyi kurardı: “Başlamak için daha iyi bir gün bekleme. Çünkü o gün sandığından daha az gelecek.”
Çünkü yarın geldiğinde adı artık yarın olmayacaktır. Bugün olacaktır. Ve bugün ne yapılırsa, yarının hikâyesi de onun üzerine kurulacaktır...

