Bazı haksızlıklar
Tuana Yılmaz
Bazı haksızlıkların sesi çıkmaz. Ne kapılar çarpılır ne masalar yumruklanır ne de herkesin duyacağı büyük cümleler kurulur.
Bazı haksızlıklar sessizce yapılır; birinin emeği görmezden gelinir, birinin iyi niyeti kullanılır, birinin hakkı başkasının rahatlığı uğruna ertelenir.
Üstelik en ağır olanları bazen dışarıdan bakıldığında haksızlık bile sayılmaz. Çünkü hayatın en tuhaf taraflarından biri şudur:
Herkes kendi hikâyesini anlatırken kendisini haklı gösterecek bir sebep bulabilir. Bir insanın seni kırarken kendi kırgınlığından söz etmesi, seni yok sayarken kendi yorgunluğunu gerekçe göstermesi, sana haksızlık ederken kendi yaşadığı zorlukları öne sürmesi mümkündür.
Fakat birinin acı çekmiş olması, başkasına acı çektirme hakkı vermez. Hayat bize bunu öğretmek için bazen aynı dersi farklı insanlarla tekrar tekrar verir. Biz ise çoğu zaman dersin kendisine değil, öğretmeninin kim olduğuna takılırız.
Haksızlık denildiğinde aklımıza hemen büyük olaylar gelir. Oysa insanı asıl yoran, çoğu zaman küçük küçük biriken adaletsizliklerdir.
Her defasında biraz daha fazla fedakârlık yapan olmak, herkesin yükünü taşıyan kişi olmak, anlayan taraf olmak, susan taraf olmak, alttan alan taraf olmak...
Bir noktadan sonra insanın içinde görünmeyen bir terazinin kefeleri değişmeye başlar. Çünkü sürekli veren taraf olmak, insanı bir süre sonra cömert değil, yorgun yapar.
Sürekli anlayış göstermek, karşılığında anlayış görmediğinde bir erdem olmaktan çıkar ve içten içe kırgınlığa dönüşür. İşte bazı haksızlıklar tam da burada başlar: İnsan kendi sınırlarını korumadığı için değil, karşısındaki onun sınırlarının olmadığını zannettiği için.
Bazen bir insanın hakkını yemek için elinden bir şey almak gerekmez. Onun emeğini küçümsemek de yeterlidir. “Zaten sen yaparsın” denilen her cümle, görünmeyen bir yük daha bırakabilir omuzlara. “Sen güçlü birisin, halledersin” denildiğinde kimse güçlü insanların da yorulabileceğini düşünmeyebilir.
Herkes güçlü görünen insanın omzuna biraz daha yük bırakırken, o insanın gece kendi odasında sessizce ne kadar yorulduğunu kimse bilmez.
Çünkü toplum çoğu zaman dayanıklı görünen insanın dayanmak zorunda olduğuna inanır. Oysa güçlü olmak, hiç kırılmamak değildir. Güçlü olmak bazen kırıldığını kabul edip, artık aynı yerde durmayacağını anlayabilmektir.
Bir başka haksızlık da insanın niyetinin yanlış anlaşılmasıdır. İyi niyetle yapılan bir şeyin kötü niyetle yorumlanması, insanın kendisini sürekli açıklamak zorunda bırakılması, her davranışının sorgulanması insanı zamanla kendi doğallığından uzaklaştırır.
Sürekli yanlış anlaşılmaktan korkan biri, bir süre sonra ne söyleyeceğini değil, karşısındaki nasıl anlayacak diye düşünmeye başlar.
Sonra cümlelerini seçer, davranışlarını ölçer, duygularını saklar. En sonunda da kendisi olmaktan yorulur. Oysa insanın her davranışını herkesin doğru anlaması mümkün değildir. Bazen mesele senin kendini anlatamaman değil, karşındaki insanın seni anlamak istememesidir. İkisi aynı şey değildir.
Bazı haksızlıkların en acı tarafı ise haklı olduğun hâlde kendini savunmak zorunda kalmandır. Haksızlığa uğrayan insanın çoğu zaman bir de kendisini ispat etmesi beklenir.
Neden kırıldığını anlatır, neden sustuğunu açıklar, neden uzaklaştığını anlatır, neden artık eskisi gibi olmadığını açıklamaya çalışır.
Oysa bazen bir insanın senden uzaklaşması için sana karşı işlenmiş onlarca küçük yanlışın tek tek mahkeme tutanağına geçirilmesi gerekmez.
İnsanlar bazen sonucu görür ama o sonuca götüren bütün küçük sebepleri görmez. Bir insanın sabrının tükendiği anı görüp, o sabrı tüketen yılları görmemek büyük bir yanılgıdır.
Hayatta bir de emeğin karşılığını alamamanın haksızlığı vardır. Bir şey için günlerce, aylarca, yıllarca uğraşırsın; bir başkası birkaç dakikada gelip senin yıllardır beklediğin yere oturur.
Sen kurallara uymaya çalışırken başkası kestirme yollar bulur. Sen dürüstlüğün bedelini öderken bir başkası kurnazlığın ödülünü alır. İşte insanın adalet duygusunu en çok sarsan şeylerden biri budur. Çünkü çocukluğumuzdan beri bize “iyi olursan iyilik bulursun” denmiştir.
Sonra büyürüz ve hayatın her zaman bu kadar düzenli çalışmadığını görürüz. Kötü niyetli biri bazen kazanabilir. Haksız biri bazen alkışlanabilir.
Emek veren biri bazen geride kalabilir. Dürüst olan biri bazen kaybedebilir. Fakat burada önemli olan, dünyanın her zaman adil davranmadığını görüp bizim de adaletsizleşmememizdir. Çünkü başkasının yanlışının bizi değiştirmesine izin vermek, o yanlışın bize ikinci kez zarar vermesidir.
İnsanın hayatındaki en büyük sınavlardan biri de haksızlığa uğradığında nasıl birine dönüşeceğidir. Çünkü öfke çok kolay öğretir.
Sana yapılanı başkasına yapmak kolaydır. Seni küçümseyeni küçümsemek, seni yok sayanı yok saymak, seni üzeni üzmek... Bunların hepsi insana kısa süreli bir rahatlama verebilir.
Fakat intikamın garip bir tarafı vardır: İnsan bazen karşısındakine zarar verdiğini düşünürken kendi karakterinden de bir parça eksiltir. Oysa asıl mesele, sana yapılanı tekrar etmeden yoluna devam edebilmektir. Affetmek zorunda değilsin. Unutmak zorunda da değilsin.
Hatta bazı insanlara yeniden güvenmek zorunda hiç değilsin. Ama onların yaptığı şey yüzünden kendi kalbini zehirlemek zorunda da değilsin.
Bazen haksızlığın karşısında yapılabilecek en doğru şey susmak değil, sınır koymaktır. Çünkü susmak her zaman olgunluk değildir.
Bazı sessizlikler asalettir, bazı sessizlikler ise insanın kendisine yaptığı haksızlıktır. Nerede duracağını bilmek gerekir. Her şeyi açıklamak zorunda değilsin.
Herkesi ikna etmek zorunda değilsin. Seni anlamak istemeyen birine kendini anlatmak için ömründen sayfalar tüketmek zorunda değilsin.
Bazı insanlara verilecek en güçlü cevap, artık aynı kapının önünde beklememektir. Çünkü insanın hayatından çıkardığı her kişi kayıp değildir. Bazen kaybettiğin şey bir insan değil, o insanın yanında olmak zorunda olduğuna dair eski inancındır.
Haksızlıkların bir kısmı da insanın kendisine yaptığı haksızlıklardır. Başkalarının ayıbını affederken kendi hatamızı affetmemek, başkalarına gösterdiğimiz merhameti kendimizden esirgemek, herkesin yorgunluğunu anlamaya çalışırken kendi yorgunluğumuzu küçümsemek... “Daha ne yaptım ki?” diye diye yıllarca kendimizi ertelemek de bir haksızlıktır.
Kendini sürekli son sıraya koymak fedakârlık gibi görünür ama bunun bedeli ağır olabilir. Çünkü insan kendisini uzun süre ihmal ederse, bir gün başkalarına verdiği bütün sevgiyi kendi içinde bulmakta zorlanabilir.
Belki de hayatın en büyük adaletsizliklerinden biri, bazı insanların senin değerini ancak seni kaybettikten sonra anlamasıdır.
Sen yanındayken alışkanlık olursun, gidince yokluğun fark edilir. Sen varken yaptıkların sıradanlaşır, sen olmayınca yaptıklarının kıymeti ortaya çıkar.
İnsanların kıymetini kaybettikten sonra anlamak, maalesef çok eski bir insanlık hâlidir. Fakat burada da bir ders vardır: Birinin seni ancak kaybettikten sonra fark etmesi, senin değersiz olduğunu göstermez.
Onun zamanında göremediğini gösterir. Herkesin gözünün önündeki şeyi görecek kadar dikkatli olması beklenemez. Bazı insanlar hayatındaki cevheri, ancak elinden çıktıktan sonra fark eder.
Ve belki bütün bu haksızlıkların arasında insanın öğrenmesi gereken en zor şey şudur: Her şeyi düzeltmek senin görevin değildir.
Her yanlışı düzeltmeye çalışırsan kendi hayatını yaşayamazsın. Herkesin hakkını savunmaya çalışırken kendi hakkını unutabilirsin. Herkesi memnun etmeye çalışırken kendine yabancılaşabilirsin. Bazen adalet, herkesin senin istediğin gibi davranması değildir.
Adalet bazen senin artık seni inciten yerde durmamandır. Bazen bir tartışmayı kazanmak değil, o tartışmanın hayatındaki yerini kaybetmesini sağlamaktır. Bazen son sözü söylemek değil, artık söyleyecek sözün kalmadığını fark etmektir.
Çünkü hayatın bütün haksızlıklarını tek tek düzeltemeyiz. Bazı hesaplar kapanmadan kalır. Bazı özürler hiç gelmez. Bazı insanlar yaptıklarını asla kabul etmez.
Bazıları seni kırdığını bilse bile bunu önemsemez. Bazıları da kendisini haklı çıkaracak bir hikâyeyi senden daha iyi anlatır. İşte tam burada insanın kendi içindeki adalet duygusu devreye girer. Başkasının seni nasıl gördüğünden daha önemli olan, senin kendi vicdanının önünde nasıl durduğundur.
Eğer elinden geleni yaptıysan, niyetin temizse, hakkını korumaya çalıştıysan ve buna rağmen bir şeyler yolunda gitmediyse, kendini sonsuza kadar suçlamanın anlamı yoktur.
Hayat bazen bize adaletin hemen gelmeyeceğini öğretir. Bazı şeylerin karşılığı yıllar sonra ortaya çıkar. Bazı insanların gerçek yüzünü zaman gösterir. Bazı ilişkilerin neden bittiğini yıllar sonra anlarsın. Bazı kapıların neden kapandığını başka bir kapı açıldığında fark edersin.
O yüzden her haksızlığın hesabını aynı gün görmek zorunda değiliz. Zamanın da kendine göre bir terazisi vardır. Biz o terazinin ne zaman dengeye geleceğini bilemeyiz.
Fakat bildiğimiz bir şey var: İnsan başkasının yaptığı haksızlığı kontrol edemez, ama o haksızlıktan sonra kim olacağını kontrol edebilir.
Belki de gerçek mesele budur. Sana haksızlık yapanların kim olduğu değil, onların yaptıkları yüzünden senin kim olduğundur.
Seni kıran şey seni daha sert biri mi yaptı, yoksa daha seçici biri mi? Seni kandıran insanlar seni herkesten şüphe eden biri mi yaptı, yoksa kime güveneceğini daha iyi bilen biri mi?
Seni yok sayanlar seni görünmez mi hissettirdi, yoksa artık kendi değerini başkalarının bakışında aramamanı mı öğretti? İşte hayatın ince hesabı burada başlar. Çünkü bazı yaralar bizi yalnızca acıtmaz; bize bir şey de öğretir.
Sonunda insan şunu anlıyor: Her haksızlığa cevap vermek zorunda değiliz ama her haksızlıktan bir ders çıkarabiliriz. Herkesi affetmek zorunda değiliz ama kendimizi özgür bırakabiliriz.
Her kapıyı yeniden açmak zorunda değiliz ama kapının önünde sonsuza kadar beklemekten vazgeçebiliriz. Herkesin bizi anlamasını sağlayamayız ama kendimizi anlamayı öğrenebiliriz.
Ve belki en önemlisi, başkalarının bize yaptığı haksızlıkların bizi kendimize haksızlık yapan birine dönüştürmesine izin vermemeliyiz.
Çünkü bazı hesaplar mahkemelerde değil, zamanın içinde kapanır. Bazı insanlar özür dilemez ama hayat onları başka bir şekilde karşılaştırır.
Bazı emeklerin karşılığı alkışla gelmez; insanın kendi içinde büyüyen bir güç olarak kalır. Bazı kayıplar ilk başta haksızlık gibi görünür, yıllar sonra hayatın bizi yanlış yerden çekip doğru yere koyma biçimi olduğu anlaşılır. Biz her şeyi bugün anlamak istiyoruz. Oysa hayatın bazı cevapları aceleye gelmez.
Ve insan bir gün dönüp geriye baktığında belki de en çok şunu fark eder: Kendisine yapılan bütün haksızlıklardan daha ağır olan, kendisini koruması gerektiği hâlde kendisini korumadığı zamanlardır.
İşte o yüzden bundan sonra mesele kimin ne yaptığı kadar, bizim neye izin verdiğimizdir. Çünkü hayat herkese adil davranmayabilir.
İnsanlar her zaman iyi niyetli olmayabilir. Verdiğimiz her emek karşılık bulmayabilir. Söylediğimiz her doğru kabul edilmeyebilir. Ama yine de insan kendi tarafında durmayı öğrenebilir.
Bazen yapılacak en büyük adalet, kendine geç kalmış bir merhamet göstermektir. Bir zamanlar sustuğun yerde konuşmak, bir zamanlar katlandığın şeye artık katlanmamak, bir zamanlar kendinden vazgeçtiğin yerde kendini seçmek...
İşte belki de hayatın bütün haksızlıklarına verilebilecek en sessiz ama en güçlü cevap budur. Çünkü insan başkasının terazisini düzeltemez. Fakat kendi terazisini yeniden kurabilir.
Ve bazı günler, dünyadaki bütün haksızlıkların arasında insanın kendisine söylemesi gereken tek cümle vardır: “Ben artık kendime haksızlık etmeyeceğim.”

