Aynı yaşta olup aynı hayatı yaşamamak
Tuana Yılmaz
Aynı yaşta olmak, aynı yerde olmak demek değildir.
Aynı yıl doğmuş olabiliriz, aynı takvim yaprağında yaş alıyor olabiliriz, hatta aynı sokakta büyümüş bile olabiliriz; ama hayat dediğimiz şey hiçbirimizin önüne aynı masayı kurmaz.
Birimiz otuzunda evinin anahtarını cebinde taşırken, bir başkası hâlâ kendisine ait bir hayat kurmanın hayalini kuruyor olabilir.
Biri çocuk büyütüyordur, diğeri çocuk sahibi olmanın hayalini.
Biri yıllardır aynı insanla aynı sofraya oturuyordur, bir diğeri tek başına yaşamayı yeni öğreniyordur.
Biri kariyerinin en parlak dönemindedir, bir başkası yıllarca emek verdiği mesleği bırakıp kendisine bambaşka bir yol açmaya çalışıyordur.
Birinin fotoğraflarında kahkahalar vardır, diğerinin kimsenin görmediği gecelerinde sessizce verdiği mücadeleler.
Yaşlarımız aynı olabilir ama hikâyelerimiz asla aynı değildir.
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanları takvim üzerinden kıyaslamaktır.
“Bu yaşta hâlâ bunu yapmadın mı?”, “Senin yaşındakiler çoktan evlendi”, “Arkadaşın çoktan ev aldı”, “Bak onun çocukları büyüdü”, “O terfi etti, sen hâlâ aynı yerdesin”, “Sen hâlâ kendini bulamadın mı?” gibi cümleler, insanın omzuna görünmez bir ağırlık bırakır.
Sanki hayatın herkes için hazırlanmış ortak bir kullanım kılavuzu vardır ve biz bir sayfayı zamanında çevirmediğimiz için geride kalmışızdır.
Oysa hayat bir yarış değildir.
Herkesin parkuru başka, yükü başka, başlangıç çizgisi başka, karşılaştığı engeller başka.
Bir insanın on yılda aldığı yolu başka biri üç yılda alabilir; başka biri aynı yolu yirmi yılda yürüyebilir.
Bu, birinin başarısız, diğerinin başarılı olduğu anlamına gelmez.
Çünkü biz çoğu zaman insanların vardıkları yere bakıp oraya nasıl geldiklerini görmezden geliyoruz.
Bir insanın bugün sahip olduğu şeyleri görürüz ama o şeylerin bedelini bilmeyiz.
Güzel bir ev görürüz, o evin içinde kaç gece gözyaşı döküldüğünü bilmeyiz.
Güzel bir evlilik görürüz, o evliliğin hangi sınavlardan geçtiğini bilmeyiz.
Başarılı bir insan görürüz, kaç kez reddedildiğini, kaç kez parasız kaldığını, kaç kapının yüzüne kapandığını bilmeyiz.
Mutlu görünen birini görürüz, geceleri yatağa başını koyduğunda zihninden neler geçtiğini bilmeyiz.
İnsanların hayatlarının vitrinini kendi hayatımızın deposuyla karşılaştırmak zaten başlı başına haksızlıktır.
Hele ki sosyal medyanın hayatları birkaç saniyelik görüntülere indirdiği bir çağda, başkasının en güzel anını kendi en zor günümüzle karşılaştırmak, insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir.
Aynı yaşta iki insan düşünün.
Biri yirmi beş yaşında evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, düzenini kurmuş olsun.
Diğeri yirmi beş yaşında ailesinin sorumluluklarını taşımış, çalışmış, kendisini ayakta tutmaya uğraşmış olsun.
Birinin hayatında aşk vardır, diğerinin hayatında mücadele.
Biri geceleri çocuğunun üzerini örterken, diğeri belki annesinin ilaçlarını hazırlıyordur.
Biri kariyerinde ilerliyordur, diğeri ailesinden birinin yükünü omuzlamıştır.
Şimdi hangisinin hayatı daha ileride diye sorabiliriz?
Aslında cevap yoktur.
Çünkü hayat cetvelle ölçülmez.
Bir insanın sorumluluğu, başka bir insanın konforundan daha görünmez olabilir.
Birinin başarısı diploma olur, diğerinin başarısı kimsenin bilmediği bir günü daha atlatabilmektir.
Bazı insanlar hayata birkaç adım önde başlar.
Bazıları ise daha çocukken yetişkin olmak zorunda kalır.
Kimisinin arkasında güçlü bir aile vardır, kimisi kendi arkasında kendisi durmak zorundadır.
Kimi hata yaptığında onu kaldıracak insanlar bulur, kimi düştüğünde önce etrafına bakar, sonra kendi dizlerinin üzerine basarak ayağa kalkar.
Bu yüzden bir insanın bulunduğu noktayı yalnızca yaşına bakarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır.
Aynı yaşta olabiliriz ama aynı şartlarda büyümüş olmayabiliriz.
Aynı fırsatlara sahip olmamış, aynı insanlarla karşılaşmamış, aynı yaraları taşımamış, aynı kayıpları yaşamamış olabiliriz.
Hayatın adaleti belki de tam burada gizlidir: Kimseye aynı hikâyeyi vermese de herkese kendi hikâyesini yazabileceği bir alan bırakır.
Bazılarımız erken olgunlaşır.
Daha arkadaşları oyun oynarken onlar sorumluluk öğrenir.
Daha başkaları hayatı keşfederken onlar hayatın sert tarafıyla tanışır.
Bu insanlar yaşlarından büyük görünürler bazen.
Çünkü takvim yaşını değil, yaşadıklarını taşırlar yüzlerinde.
Bazılarımız ise geç olgunlaşır.
Kendi yolunu bulması zaman alır.
Yanlış insanlarla karşılaşır, yanlış kararlar verir, birkaç kez başa döner.
Ama bu da hayatın bir parçasıdır.
İnsan her zaman aynı hızda büyümez.
Bazen yirmi yaşında verdiğimiz kararın neden yanlış olduğunu kırk yaşında anlarız.
Bazen kırk yaşında kendimizi ilk kez gerçekten tanırız.
Bazen elli yaşında “Ben aslında ne istiyorum?” diye sorarız.
Ve belki de hayatın en güzel tarafı budur: Kendini bulmanın son kullanma tarihi yoktur.
Birilerinin çoktan sahip olduğu şeylere bakıp kendi hayatımıza geç kaldığımızı düşünmek, insanı içten içe tüketir.
Oysa belki de senin hayatında olması gereken şey henüz gelmedi.
Belki senin hikâyenin en güzel bölümü henüz yazılmadı.
Belki başkasının otuzunda yaşadığı şeyi sen kırkında yaşayacaksın ama bambaşka bir bilinçle.
Belki başkasının yirmi beşinde yaptığı evlilik senin kırkında kuracağın ilişkinin yanında sadece bir prova olarak kalacak.
Belki yıllarca beklediğin iş, şehir, ev, insan ya da huzur tam da sen artık “olmayacak galiba” dediğin anda karşına çıkacak.
Hayatın garip bir huyu vardır; insanın kesin konuştuğu yerde bütün planlarını bozmayı sever.
Üstelik bazı gecikmeler aslında gecikme değildir.
Bazen hayat bizi bir şeyden uzak tutarak korur.
Bazen istediğimiz şeyin olmaması, onun bizim için doğru olmadığı anlamına gelir.
Bazen kapanan bir kapı, önümüzdeki başka bir kapının açılabilmesi için kapanmıştır.
Elbette bunu yaşarken anlamak kolay değildir.
İnsan istediği olmayınca bunun içinde bir anlam aramak yerine çoğu zaman kendisini suçlar.
“Ben nerede yanlış yaptım?” diye sorar.
Oysa her gecikme hata değildir.
Her kayıp başarısızlık değildir.
Her bitiş yenilgi değildir.
Bazen hayatın “şimdi değil” demesi, “asla” demesi değildir.
İnsanların hayatlarını birbirine benzetmeye çalışmak da bu yüzden boşuna bir çabadır.
Birimiz sabah erkenden işe gider, birimiz evde çocuk büyütür, birimiz üniversiteye başlar, birimiz yıllar sonra yeniden eğitim hayatına döner.
Birimiz şehir değiştirir, birimiz doğduğu şehirden hiç ayrılmaz.
Birimiz büyük hayaller kurar, birimiz küçük bir evde sakin bir hayatın peşindedir.
Birimizin mutluluk tanımı kalabalık sofralardır, diğerinin sessiz bir odada kahvesini huzurla içebilmektir.
Birimiz için başarı çok para kazanmak olabilir, diğerimiz için borçsuz ve stressiz yaşayabilmektir.
İnsanların hayattan beklentileri bile birbirinden bu kadar farklıyken aynı hayat takvimine sığmaya çalışmak neden?
Belki de artık kendimize şu soruyu sormayı bırakmalıyız: “Ben yaşıtlarıma göre neredeyim?”
Bunun yerine “Ben kendi hayatımda nereye gelmek istiyorum?” diye sormalıyız.
Çünkü başkasının yol haritasında doğru yerde olmak, kendi yolunda doğru yerde olduğun anlamına gelmez.
Başkasının hayatındaki başarı senin başarısızlığının kanıtı değildir.
Başkasının evlenmesi senin yalnızlığının bir eksiklik olduğunu göstermez.
Başkasının çocuk sahibi olması senin hayatının eksik olduğu anlamına gelmez.
Başkasının para kazanması senin değersiz olduğunu göstermez.
Başkasının senden önce bir yere ulaşması, senin oraya hiçbir zaman ulaşamayacağın anlamına gelmez.
Kimi insanların hayatı hızlı akar, kimilerinin hayatı ağır ağır ilerler.
Bazılarımız fırtınaların içinden geçerek büyürüz, bazılarımız sakin sularda yol alırız.
Ama denizin sakin olması, o geminin daha değerli olduğu anlamına gelmez.
Fırtına görmüş bir gemi de limana ulaşabilir.
Hatta bazen fırtınalar, insanın kendi gücünü fark etmesini sağlar.
Daha önce yapamayacağını düşündüğü şeyleri yapar.
Tek başına kalmayı öğrenir.
Hayır demeyi öğrenir.
Kendi parasını kazanmayı öğrenir.
İnsan seçmeyi öğrenir.
Kaybettiğinde yeniden başlamayı öğrenir.
Ve bir gün geriye dönüp baktığında, zamanında “neden benim başıma geliyor?” dediği şeylerin bazılarını bugün “iyi ki yaşanmış” diye hatırlar.
Hayatın en acı taraflarından biri de şudur: İnsan bazen kendisini başkasının hayatına bakarken kaybeder.
Önce merak eder, sonra kıyaslar, sonra eksiklerini saymaya başlar.
“Onun evi var, benim yok.
Onun arabası var, benim yok.
Onun evliliği güzel, benimki değil.
Onun çocuğu başarılı, benimki değil.
O daha güzel görünüyor, ben değilim.
O daha çok kazanıyor, ben kazanamıyorum.”
Derken insan kendi hayatındaki güzellikleri görmez hale gelir.
Elindeki bir fincan kahveyi bile başkasının kahvesinin markasıyla kıyaslayacak hale gelir.
Oysa hayat, başkasının sofrasındaki yemeği sayarken kendi tabağının soğumasına izin vermemeli.
Bazen de insanların yaşları aynı olsa bile ruhlarının yaşadığı mevsim farklıdır.
Biri hayatının baharındadır, diğeri uzun bir kıştan çıkmaya çalışıyordur.
Birinin kalbi yeni aşka açıktır, diğerinin kalbi biraz dinlenmek istiyordur.
Birinin yeniden başlama enerjisi vardır, diğerinin önce yaralarını sarması gerekiyordur.
Bu nedenle insanlara “hadi artık” demek kolaydır ama kimsenin içindeki saati bilemeyiz.
Bir insanın yeniden güvenmesi için gereken süreyi, bir kaybın ardından toparlanması için gereken zamanı, bir hayal kırıklığından sonra ayağa kalkabilmesi için kaç gün gerektiğini dışarıdan hesaplayamayız.
Kendimize de biraz daha insaflı davranmamız gerekiyor.
Çünkü çoğu zaman başkalarının bize söylemesinden önce biz kendimizi yargılıyoruz.
“Bu yaşta hâlâ…” diye başlayan cümleleri bazen kendi içimizde kuruyoruz.
Aynaya bakıp geçmişimizi hesaplıyor, kaç yılın geçtiğini düşünüyor, yetişemediğimiz hayallerin listesini çıkarıyoruz.
Sonra da kendimizi başarısız ilan ediyoruz.
Oysa belki de bugün olduğumuz insan, yıllar önce hayalini bile kuramadığımız kadar güçlüdür.
Belki geçmişteki halimiz bugünkü bizi görse, “Sen bunların hepsini nasıl yaptın?” diye şaşırırdı.
İnsan kendi yolunu küçümsememeli.
Çünkü herkesin görünmeyen bir zaferi vardır.
Kimisi bir hastalığı atlatmıştır, kimisi bir ayrılığı, kimisi ekonomik bir çöküşü, kimisi ailevi bir problemi, kimisi yalnızlığı, kimisi kendisiyle olan savaşını.
Bazı zaferlerin fotoğrafı çekilmez.
Madalya verilmez.
Alkış tutulmaz.
Ama insanın içinde bir yerde sessizce dururlar.
Sabah kalkıp hayata devam etmek bile bazen büyük bir başarıdır.
Yeniden güvenmek, yeniden sevmek, yeniden çalışmak, yeniden umut etmek, yeniden gülmek… Bunların hiçbirinin küçümsenecek tarafı yoktur.
Belki de aynı yaşlarda olup bambaşka hayatlar yaşamamızın sebebi, hayatın bizi birbirimizden üstün ya da aşağı yapmak istememesi; bize farklı hikâyeler vermesidir.
Birimizin hikâyesi erken başlar, diğerininki geç açılır.
Birimizin yolu dümdüzdür, diğerininki virajlarla doludur.
Birimiz az kaybeder ama az öğrenir, diğerimiz çok kaybeder ama kendisini yeniden kurmayı öğrenir.
Hangisinin daha iyi olduğunu söylemek mümkün değildir.
Çünkü insanın hayatını yalnızca sonuçlarıyla değil, taşıdığı anlamla değerlendirmek gerekir.
Ve belki artık yaşımızı değil, yaşadığımız hayatı konuşmalıyız.
“Kaç yaşındasın?” sorusunun yanına bir gün “Bu yaşına kadar neler öğrendin?” sorusunu koymalıyız.
Çünkü insanın yaşı takvimde yazan rakamdır; olgunluğu ise hayatta karşılaştığı şeylerden çıkardığı derstir.
Bazı insanlar yirmisinde yaşlı bir ruh taşır, bazıları altmışında hayatın heyecanını korur.
Bazıları genç yaşta vazgeçer, bazıları yıllar sonra yeniden hayal kurar.
Bunun bir doğrusu yoktur.
Hayat kimseye “şu yaşında bunu yapacaksın, bu yaşında şuna sahip olacaksın” diye imzalı bir sözleşme vermedi.
Biz o takvimleri kendimiz oluşturduk.
Toplum oluşturdu, aileler oluşturdu, gelenekler oluşturdu, çevremiz oluşturdu.
Ama insan isterse o takvimi yeniden yazabilir.
Çünkü bazı yollar zamanında yürünmedi diye sonsuza kadar kapanmaz.
Bazı hayaller ertelendi diye ölmez.
Bazı başlangıçlar geç kalmış sayılmaz.
Bir insan kırkında da başlayabilir, ellisinde de, altmışında da.
Önemli olan kaç yaşında başladığı değil, başladığında gerçekten kendi hayatını yaşamaya başlayıp başlamadığıdır.
Sonunda herkes kendi hayatının kapısını kendi anahtarıyla açıyor.
Aynı yaşta doğmuş olabiliriz ama aynı kaderden geçmiyoruz.
Aynı gün yaşlanıyoruz ama aynı şekilde yaşamıyoruz.
Birimiz bugün zirvede olabilir, birimiz dipte; yarın hayatın dengesi değişebilir.
Çünkü hayatın en sevdiği şeylerden biri, insanın kesin sandığı şeyleri değiştirmektir.
Bu yüzden başkasının hayatına bakıp kendi hikâyene haksızlık etme.
Senin yolun onun yolundan kısa ya da uzun olmak zorunda değil.
Senin yolun sadece senin yolun.
Ve belki bir gün, bugün kendimizi geride kalmış sandığımız yerden geriye dönüp baktığımızda şunu anlayacağız: Meğer biz geç kalmamışız.
Sadece bize ait olmayan bir takvime göre yaşamaya çalışmışız.
Başkasının saatine bakarak kendi zamanımızı yanlış sanmışız.
Oysa hayatın gerçek zamanı, insanın kendisiyle barıştığı andır.
Kimi için erken gelir, kimi için geç.
Ama geldiğinde insan artık kimseyle yarışmak istemez.
Çünkü bilir ki herkes aynı yaşta olabilir ama herkes başka bir hayatın içindedir.
Ve insanın en büyük huzuru, başkasının hayatına yetişmekten vazgeçip kendi hayatına yetişmeye başladığı gün gelir.
Çünkü mesele aynı yaşta olmak değil; aynı hayatı yaşamak zorunda olmadığını fark etmektir.
Kiminin yolu kalabalıktır, kimininki sessiz.
Kiminin baharı erken gelir, kimininki geç.
Kiminin hayatında bazı kapılar kapanır, kiminin önünde hiç beklemediği kapılar açılır.
Ama herkesin elinde, hâlâ çevirebileceği bir sayfa vardır.
Yaş kaç olursa olsun.
Geçmiş ne kadar uzun olursa olsun.
İnsan nefes aldığı sürece hikâye bitmez.
Bazen en güzel cümle, kitabın sonuna değil; insanın “artık kendi hayatımı yaşayacağım” dediği yere yazılır.

