BIST14.641,56%0.45
USD48.2387%0,23
EURO55,8944 %-0.4
ALTIN6.908,74 %-3.0

Oyunun içinde, tarafın dışında

Göksel Ali Argun

Abone OlGoogle News
25 Eylül 2026 10:20

Futboldaki mevkilerin, sahadaki görevleriyle sınırlı kalmayıp, kişilik özelliklerini ve hayattaki duruşlarını da yansıttığı yazı dizisinin devamıdır…

Devam edelim…

HAYATIN İÇİNDEKİ DÜDÜK

Hayatta herkes bir oyunun içindedir.

Kimi forvet olur, hep öne çıkmak ister.

Kimi savunmada kalır, geride durarak hayatı korumaya çalışır.

Kimi kalecidir; herkesin kaçtığı toplara ellerini uzatırken.

Kimi kaptandır; omuzlarına sorumluluk alır.

Kimi yedektir; sırasını bekler.

Kimi de hakemdir…

Oyunun içinde görünür ama aslında oyunun hiçbir tarafında değildir.

Belki de hakemliği zorlaştıran en önemli şey budur.

Herkesin bir tarafı vardır, hakemin tarafı ise adalettir.

Üniversitede okuduğum yıllardı.

O dönemin klasman hakemlerinden Süleyman Arkan abimin önerisiyle ,Futbol bilgimi geliştirmek, kendimi yetiştirmek ve biraz da harçlık çıkarmak amacıyla İzmit’te açılan hakemlik kursuna başladım.

Yazılı sınavı başarıyla geçmiştim

Sonra sözlü sınavdaydı…

Karşımda Bedri Dölkeleş hocam vardı.

Ve sorusu:

“Penaltıdan ofsayt olur mu?”

Hiç düşünmeden:

“Olur hocam.” dedim.

“Açıkla.”

Anlattım.

Ve böylece hakemliğe başladım.

Bugün düşündüğümde o sorunun yalnızca bir futbol kuralı sorusu olmadığını hissediyorum.

Çünkü hayat da bazen insana böyle sorular soruyor.

Bir cevap vermen gerekiyor.

Ama verdiğin cevabın arkasında durabilecek misin?

İşte asıl mesele bu.

Hakemlik de hayat da bazen bilgiden çok, verdiğin kararın sorumluluğunu taşıyabilmektir diye düşünüyorum.

TOPUN PEŞİNDEN KOŞAN ADAM, TOPTAN KAÇMAYA BAŞLADI

Kısa bir süre amatör maçlarda hakemlik yaptım.

Salı günleri İsmetpaşa Stadı’nda hakemlerin antrenmanı olurdu.

Koşular yapılırdı.

Klasman hakemlerini koşarken geçemezdin.

Onların arkasından koşmak zorundaydın.

Bana biraz komik gelmişti.

Çünkü ben yıllarca topun peşinden koşmuş biriydim.

Top neredeyse ben oradaydım.

Şimdi ise hakem olarak topa yaklaşmamaya çalışıyordum.

Hatta antrenmanlarda topun üzerinden atlama, toptan kaçma çalışmaları yapılırdı.

Düdük çalar:

“Top geliyor, eğil!”

Başka bir düdük:

“Topun üstünden zıpla!”

Hayatım boyunca topla oynamaya alışmışım.

Şimdi top benden uzak dursun diye çalışıyordum.

Futbol bana ilk kez burada başka bir şey öğretti:

Bazen oyunun içinde kalabilmek için topa dokunmamak gerekir.

Hayat da böyledir.

Her meseleye müdahale etmek zorunda değilsin.

Her tartışmanın içine girmek zorunda değilsin.

Her topu almak zorunda değilsin.

Bazen en doğru hareket, bir adım geri çekilmektir.

Hakem bunu öğrenir.

Hayat da insana zamanla bunu öğretir.

KORNERDEN DÖNEN TOPLAR

Hakemlik yaptığım maçlarda birkaç kez kendimi futbolcularla topun arasında bulduğum oldu.

Özellikle kornerlerden dönen toplar benim için tehlikeliydi.

Çünkü topun geleceği yeri yıllarca sezgisel olarak tahmin etmeye alışkın olduğumdan,

Futbolcu olarak topa doğru hareket ediyordum.

Hakem olarak ise topun hareketinden kaçmam gerekiyordu.

İşte hayatın güzel ironilerinden biri burada ortaya çıkıyordu:

Aynı top, iki farklı insana iki farklı görev yükleyebiliyordu.

Hayatta da aynı olay herkes için aynı anlama gelmez.

Birinin fırsatı, diğerinin sınavıdır.

Birinin kazancı, diğerinin kaybıdır.

Birinin attığı gol, diğerinin yediği goldür.

Hakem ise bütün bunların ortasında kalır.

Ve taraf tutmadan oyunu devam ettirmek zorundadır.

“TOP MU OYNAYACAKSIN, HAKEMLİK Mİ YAPACAKSIN?”

O dönem Mustafa Çulcu hocam 1. Lig hakemiydi.

Bir gün bana:

“Top mu oynayacaksın, hakemlik mi yapacaksın?” diye sordu.

Üniversitede okuyordum.

İstanbul’da amatör bir takımda futbol oynuyordum.

Hakemliği biraz harçlık çıkarmak, biraz da futbol bilgimi geliştirmek için yapıyordum.

Ama o soru kafamı değiştirdi.

Tercihimi yaptım.

Futbol oynamaya devam ettim.

Belki hakemlikten vazgeçtim ama hakemliğin öğrettiklerinden hiç vazgeçmedim.

Çünkü hakemlik bana futbolun dışından futbolu göstermişti.

Sahanın içinde olup oyunun dışından bakmayı öğretmişti.

Bugün hayatı düşündüğümde bunun ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyorum.

Bazen bir şeyin içinde olmak yetmez.

Onu dışarıdan da görebilmek gerekir.

HAYATIN HAKEMLERİ

Hayatta hepimizin hakemleri vardır.

Bazen babamızdır.

Bazen öğretmenimiz.

Bazen bir arkadaşımız.

Bazen eşimiz.

Bazen bir patron.

Bazen de kendi vicdanımız…

Bize “doğru” ile “yanlış” arasında bir çizgi göstermeye çalışırlar.

Ama hayatın en zor tarafı şudur:

Kendi maçımızın hakemi olmak kolay değildir.

Çünkü insan kendi takımına karşı objektif olamaz.

Kendi hatamıza faul demek istemeyiz.

Kendi davranışımıza kart göstermek istemeyiz.

Kendi yaptığımız yanlışı “avantaj” diye yorumlarız.

Başkası yapınca penaltı deriz.

İşte insanın kendisiyle imtihanı burada başlar.

Başkalarına gösterdiğimiz adaleti kendimize de gösterebiliyor muyuz?

Asıl hakemlik budur.

BAZEN DÜDÜK ÇALMAMAK DA KARARDIR

Hakemlikte her pozisyona düdük çalınmaz.

Çünkü bazen oyunu durdurmak değil, oyunun devam etmesine izin vermek gerekir.

Hayatta da böyledir.

Her söze cevap vermek gerekmez.

Her tartışmaya girmek gerekmez.

Her haksızlığa aynı biçimde karşılık vermek gerekmez.

Bazen susmak korkaklık değildir.

Bazen susmak, oyunun devam etmesine izin vermektir.

Ama bunun tam tersini de unutmamak gerekir.

Bazı anlarda düdük çalmak zorundasındır.

Haksızlığı gördüğünde…

Birinin hakkı yenildiğinde…

Çizgi aşıldığında…

İşte o zaman sessiz kalmak tarafsızlık değildir.

Sessizlik bazen tarafsızlık değil, yanlışın yanında durmaktır.

Hakem bunu bilir.

Hayat da bunu öğretir.

KIRMIZI KART HAYATTA DA VARDIR

Futbolda kırmızı kart bir son değildir.

Bir oyuncunun o maçtaki yolculuğunun sonudur.

Hayatta da bazı insanlara kırmızı kart göstermek gerekir.

Bazen bir dostluğa…

Bazen bir alışkanlığa…

Bazen bir alışverişe…

Bazen bir ilişkiye…

Bazen de kendi egomuza…

Ama insan kırmızı kart göstermekte zorlanır.

Çünkü geçmiş vardır.

Hatıralar vardır.

Emek vardır.

Alışkanlık vardır.

Oysa hakem karar verdiğinde geçmişe bakmaz.

Pozisyona bakar.

Hayat da bazen bize aynı şeyi söyler:

“Geçmişte ne olduğun değil, bugün ne yaptığın önemlidir.”

OFSAYT: HAYATTA DA BAZEN ERKEN DAVRANIRIZ

Futbolda ofsayt, doğru zamanda doğru yerde olmamaktır.

Hayatta da insan bazen ofsayta düşer.

Daha zamanı gelmeden öne çıkarsın.

Daha hazır olmadan büyük işler yapmak istersin.

Daha tanımadan karar verirsin.

Daha dinlemeden konuşursun.

Daha yaşamadan hüküm verirsin.

Sonra hayatın hakemi düdüğü çalar:

“Ofsayt!”

Ve insan geriye dönüp düşünür.

Belki de mesele yanlış yerde olmak değildir.

Yanlış zamanda doğru yerde olmaktır.

Hayatın zamanlaması da futbolun zamanlaması kadar önemlidir.

HAKEMİN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ: TARAFSIZLIK

Hakem maçtan önce bir takımın formasını giymez.

Bir futbolcunun arkadaşı olmaz.

Bir kulübün taraftarı gibi davranamaz.

Çünkü o anda herkes ondan aynı şeyi bekler:

Adalet.

Hayatta da insan ilişkilerinin temelinde aslında bu vardır.

Dostluk başka şeydir, adalet başka.

Yakınlık başka şeydir, doğru karar başka.

Birini sevmek, onun her yaptığını doğru bulmak değildir.

Birine yakın olmak, onun yanlışına ortak olmak değildir.

Gerçek dostluk bazen en ağır cümleyi söyleyebilmektir:

“Burada yanlış yaptın.”

Çünkü dostun alkışlayan değil, gerektiğinde düdük çalan kişidir.

HAKEMİN YALNIZLIĞI

Tribünde binlerce kişi olabilir.

Sahada yirmi iki futbolcu ,

Kulübelerde ise antrenörler vardır.

Yöneticiler vardır.

Ama karar anında hakem çoğu zaman yalnızdır.

Bir düdük çalar.

Bir taraf sevinir.

Diğer taraf öfkelenir.

Hakem ise kararının arkasında kalır.

Hayatta da bazı kararları yalnız vermek zorundayız.

Herkesin bizi desteklemesini beklersek hiçbir zaman kendi kararımızı veremeyiz.

Çünkü kalabalığın alkışına göre verilen karar, çoğu zaman kişinin kendi kararı değildir.

Hakem olmanın en zor tarafı, herkesin seni yanlış bulduğu anda bile doğru olduğuna inandığın kararın arkasında durabilmektir.

Hayatta da böyledir.

Bazen herkes karşı çıkar.

Bazen kimse anlamaz.

Bazen yalnız kalırsın.

Ama doğru olduğuna inanıyorsan düdüğü çalarsın.

HAKEMLİK BİR SANATTIR

Hakemlik sadece kuralları bilmek değildir.

Kuralı bilmek başlangıçtır.

Asıl mesele, o kuralı ne zaman, nasıl ve hangi psikoloji içerisinde uygulayacağını bilmektir.

Bir maçta aynı faul iki farklı şekilde değerlendirilebilir.

Çünkü futbolun ritmi vardır.

Oyunun atmosferi vardır.

Oyuncunun niyeti vardır.

Pozisyonun gelişimi vardır.

Hakemin sezgisi vardır.

Bu nedenle hakemlik biraz sanattır.

Hayat da öyle değil mi?

Kurallar vardır ama her insan aynı değildir.

Aynı cümle birine iyi gelir, diğerini kırar.

Aynı davranış bir ortamda normaldir, başka bir ortamda saygısızlık olarak görülür.

Demek ki sadece kuralı bilmek yetmez.

İnsanı bilmek gerekir.

İYİ HAKEM, İYİ İNSAN OLMAK ZORUNDADIR

Hakem dürüst olmalıdır.

Çünkü dürüst olmayan insanın düdüğü güven vermez.

Hakem sakin olmalıdır.

Çünkü öfkeli bir hakem oyunu yönetemez.

Hakem kendine güvenmelidir.

Ama kibirli olmamalıdır.

Çünkü kibir, hakemin gözünü oyundan önce kendisine çevirir.

Hakem sürekli öğrenmelidir.

Çünkü futbol değişir.

Kurallar değişir.

Oyun değişir.

İnsan değişir.

Dolayısıyla hakem de değişmek ve gelişmek zorundadır.

Aslında bu sadece hakem için değil, herkes için geçerlidir.

Hayatta iyi bir insan olmak da sürekli kendini geliştirmeyi gerektirir.

BENİM HAKEMLİK HİKÂYEMİN BANA BIRAKTIĞI

Hakemliği uzun yıllar yapmadım.

Ama kısa süren o dönem, futbol hayatımın önemli deneyimlerinden biri oldu.

Futbolcuyken oyuna topun içinden bakıyordum.

Hakemken oyuna biraz daha yukarıdan bakmayı öğrendim.

Futbolcu olarak gol atmak istiyordum.

Hakem olarak golün adil olup olmadığını düşünüyordum.

Futbolcu olarak faul yapılınca itiraz ediyordum.

Hakem olarak faulün gerçekten faul olup olmadığını düşünüyordum.

İşte bu iki bakış açısı bana hayat boyunca lazım oldu.

Çünkü insan yalnızca kendi tarafından bakarsa dünyayı eksik görür.

Bazen futbolcu olmak gerekir.

Bazen hakem…

Bazen mücadele etmek gerekir.

Bazen geri çekilip izlemek…

Bazen gol atmak gerekir.

Bazen gol yiyebilmek…

Ve bazen de herkes bağırırken sakin kalıp kendi düdüğünü çalmak…

SON DÜDÜK

Bir gün maç biter.

Hakem düdüğünü çalar.

Futbolcular soyunma odasına gider.

Taraftar evine döner.

Stadyum sessizleşir.

Skor tabelası kapanır.

Ama hakemin kafasında maç devam eder.

“Şurada doğru mu karar verdim?”

“Burada daha iyi pozisyon alabilir miydim?”

“Bu karta gerek var mıydı?”

“Şu oyuncuyla daha iyi iletişim kurabilir miydim?”

İşte iyi hakemi iyi hakem yapan şey budur:

Kendini sorgulaması.

Belki hayatın da sonunda aynı şey olacak.

Son düdük çalacak.

Ve insan kendi maçının görüntülerini zihninden geçirecek.

Attığı golleri…

Kaçırdığı fırsatları…

Yaptığı faulleri…

Gördüğü ama düdük çalmadığı pozisyonları…

Gereksiz yere çıkardığı kartları…

Kırmızı kart gösterdiği insanları…

Ve belki en çok da ofsayta düştüğü anları…

Sonra kendi kendine soracak:

“Ben bu oyunu adil oynadım mı?”

İşte hayatın en zor sorusu budur.

Çünkü bu sorunun hakemi başkası değildir.

İnsan kendi hakemidir.

Benim hakemlik maceram belki kısa sürdü.

Ama bana bir düdükten çok daha fazlasını öğretti.

Hayat bir futbol maçı değildir.

Ama futbol, hayatı anlamak için çok güzel bir aynadır.

Topu kovalamayı öğretir.

Beklemeyi öğretir.

Kaybetmeyi öğretir.

Kazanmayı öğretir.

Pas vermeyi öğretir.

Yardımlaşmayı öğretir.

Ve bir gün…

Kendi hayatının hakemi olmayı öğretir.

Belki de insanın hayatındaki en önemli maç budur.

Ve o maçta…

Düdük senin elindedir.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Göksel Ali Argun

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları