Vergide en büyük sorun oran değil, belirsizliktir
Erol Çağlayan
Vergi tartışmaları çoğu zaman oranlar üzerinden yürür. Kurumlar vergisi oranı kaç olmalı, gelir vergisinde tarife nasıl belirlenmeli, KDV oranları düşmeli mi, artmalı mı? Kamuoyunda vergi denilince ilk akla gelen genellikle budur: oran.
Oysa uygulamanın içinde olan herkes bilir ki mükellef açısından en ağır yük her zaman yüksek oran değildir. Bazen verginin oranı bellidir, ama hangi işlemden nasıl vergi doğacağı belli değildir. Bazen kanun vardır, fakat yorumu değişkendir. Bazen tebliğ başka bir kapı açar, özelge başka bir yöne işaret eder, inceleme elemanı ise tamamen farklı bir değerlendirme yapar.
İşte mükellefin asıl zorlandığı alan burasıdır: belirsizlik.
Bir işletme yatırım yaparken sadece bugünün kârını düşünmez. Gelecek yılların nakit akışını, finansman maliyetini, amortisman süresini, teşvikleri, vergi etkisini ve hukuki risklerini birlikte hesaplar. Vergi sistemi bu hesaplamada öngörülebilir değilse, yatırım kararları da sağlıklı alınamaz.
Vergi oranı yüksek olabilir. Mükellef bunu bilir, hesabını ona göre yapar. Fiyatını, maliyetini, finansmanını, kâr hedefini buna göre belirler. Ancak vergi uygulamasının yarın nasıl yorumlanacağı belirsizse, aynı mükellef neye göre hareket edeceğini kestiremez.
Sorun tam da burada başlar.
Bugün yapılan bir işlem, o günkü mevzuat ve idari görüş çerçevesinde makul görünürken, yıllar sonra yapılan bir vergi incelemesinde farklı yorumlanabilir. Mükellef, ticari kararını geçmişte almıştır; sözleşmesini imzalamış, faturasını kesmiş, kaydını yapmış, beyannamesini vermiştir. Fakat birkaç yıl sonra aynı işlem için farklı bir vergisel sonuçla karşı karşıya kalabilir.
Bu durumda tartışılan sadece vergi tutarı değildir. Gecikme faizi, vergi ziyaı cezası, dava süreci, ihtilaf maliyeti ve idareyle yaşanan gerilim de devreye girer. Böylece başlangıçta yönetilebilir olan bir vergi riski, zaman içinde işletmenin bilançosunu ve karar alma cesaretini etkileyen bir baskıya dönüşür.
Vergide belirlilik, sadece mükellefin menfaatine olan bir ilke değildir. Aynı zamanda devletin de menfaatinedir.
Çünkü belirsizliğin yüksek olduğu bir sistemde gönüllü uyum zayıflar. Mükellef, doğru davranmak istese bile doğru davranışın ne olduğunu kestirmekte zorlanır. Tereddüt arttıkça savunmacı muhasebe anlayışı gelişir. İşletmeler vergi planlaması yapmak yerine riskten kaçınmaya, hatta bazı alanlarda işlem yapmamaya yönelir.
Bu da ekonominin doğal akışını bozar.
Vergi sistemi, ekonomik hayatın üzerinde sürekli değişen ve sınırları netleşmeyen bir baskı alanına dönüşmemelidir. Kanun koyucu vergi almak isteyebilir; bu son derece doğaldır. Devletin kamu hizmetlerini finanse edebilmesi için vergi toplaması gerekir. Ancak mükellef de hangi işlemden, ne zaman, ne kadar ve hangi gerekçeyle vergi doğacağını önceden bilmek ister. Bu da en az vergi toplamak kadar meşru bir beklentidir.
Vergi güvenliği denilen kavram tam olarak budur.
Bir ülkede yatırım ortamının kalitesini sadece vergi oranları belirlemez. Vergi mevzuatının istikrarı, idarenin yorum tutarlılığı, yargı kararlarının öngörülebilirliği ve inceleme süreçlerinin objektifliği de en az oranlar kadar önemlidir.
Hatta çoğu zaman daha önemlidir.
Çünkü mükellef yüksek vergiye katlanabilir; fakat sürpriz vergiye katlanmakta zorlanır. Oranı yüksek ama sonucu belli bir vergi sistemi, oranı düşük fakat yorumu belirsiz bir sisteme göre daha güven verici olabilir.
Bu nedenle vergi politikası tartışmalarında sadece “oran kaç olmalı?” sorusuna sıkışmak doğru değildir. Asıl sorulması gereken sorular şunlardır:
Vergi kanunları yeterince açık mı?
İdarenin görüşleri kendi içinde tutarlı mı?
Mükellef aynı işlem için farklı dönemlerde farklı sonuçlarla karşılaşıyor mu?
Vergi incelemelerinde öngörülebilirlik sağlanabiliyor mu?
Mevzuat değişiklikleri makul geçiş süreleriyle mi yürürlüğe giriyor?
Bu sorulara tatmin edici cevap verilemediği sürece, oran tartışması eksik kalır.
Vergide belirlilik, mükellefe tanınmış bir ayrıcalık değildir. Hukuk devletinin doğal sonucudur. Mükellef vergi ödemekle yükümlüdür; ancak hangi kurala göre vergi ödeyeceğini önceden bilme hakkına da sahiptir.
Devletin vergi alma yetkisi ne kadar anayasal ise, mükellefin hukuki güvenlik beklentisi de o kadar meşrudur.
Sonuç olarak, vergi sisteminin başarısı yalnızca toplanan vergi miktarıyla ölçülmemelidir. Sağlıklı bir vergi sistemi, mükellefin davranışlarını önceden planlayabildiği, idarenin uygulamalarının tutarlı olduğu, kanunların geriye dönük risk üretmediği ve ihtilafların istisna haline geldiği bir sistemdir.
Vergide en büyük sorun her zaman oran değildir.
Bazen oran makuldür, fakat belirsizlik ağırdır.
Bazen vergi yükü hesaplanabilir, fakat vergi riski hesaplanamaz.
Bazen mükellef vergiden değil, yarın karşısına çıkacak yorumu bilinmeyen uygulamadan çekinir.
Bu nedenle daha iyi bir vergi sistemi için sadece oranları değil, belirliliği de konuşmak gerekir.
Çünkü mükellef açısından güven veren vergi sistemi, düşük oranlı sistemden önce, öngörülebilir sistemdir.

