Vergide af değil, ödeme iradesine dayalı yeni dönem
Erol Çağlayan
Vergi uygulamalarında en hassas denge, tahsilat ihtiyacı ile vergi adaletinin korunması arasındadır.
Devlet, alacağını tahsil etmek ister; mükellef ise ekonomik daralma, finansmana erişim güçlüğü, nakit akışı bozulması veya piyasa koşulları nedeniyle zaman zaman bu yükümlülüğünü vadesinde yerine getiremeyebilir.
Ancak burada belirleyici ayrım şudur: Ödeyemeyen mükellef ile ödememeyi alışkanlık haline getiren mükellef aynı kefeye konulamaz.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in son açıklamalarında öne çıkan “ödeme kabiliyeti zayıflamış, buna rağmen ödeme iradesi bulunan mükellef” vurgusu, aslında yeni dönemin vergi politikasına ilişkin önemli bir işaret veriyor.
Bu yaklaşım, klasik anlamda bir vergi affından ziyade, ödeme niyeti ve mali kapasite analizine dayalı seçici bir kolaylaştırma modelini işaret ediyor.
Bu ayrım yerindedir. Çünkü vergi afları, geçmişte çoğu zaman iki yönlü bir tahribat üretmiştir. Birincisi, vergisini zamanında ve eksiksiz ödeyen mükellefte adalet duygusunu zedelemiştir.
İkincisi, ödeme disiplinini zayıf olan mükelleflerde “nasıl olsa bir düzenleme daha çıkar” beklentisini beslemiştir. Vergi sisteminin sağlıklı işlemesi için asıl korunması gereken, uyumlu mükellefin güvenidir.
Bu nedenle yeni düzenlemenin “af” olarak değil, “ödeme kabiliyetini dikkate alan tecil ve taksitlendirme rejimi” olarak kurgulanması isabetli olacaktır.
Borcun aslından vazgeçilmesi, faizlerin bütünüyle silinmesi veya enflasyonun altında bir finansman imkânı sağlanması, kamu alacağını ekonomik olarak aşındırır.
Buna karşılık, borcun gerçekçi vadeye yayılması, teminat koşullarının makul hale getirilmesi ve ödeme planının işletmenin nakit akışıyla uyumlu kurulması, hem tahsilatı artırır hem de işletmenin yaşama şansını güçlendirir.
Burada kritik nokta, kolaylığın kime sağlanacağıdır. Sadece borcu bulunan herkesin otomatik olarak uzun vadeli taksitlendirmeden yararlanması, düzenlemeyi yeniden af algısına yaklaştırır.
Oysa ödeme iradesi bulunan mükellefin tespiti; bilanço, gelir tablosu, nakit akışı, geçmiş ödeme davranışı, cari dönem vergi uyumu ve borcun doğuş nedeni üzerinden yapılmalıdır.
Mali tablolarında ödeme gücü bulunduğu halde kamu borcunu erteleyen, vergiyi finansman aracı gibi kullanan mükellefe kolaylık tanınması doğru değildir.
Özellikle KDV borçlarının ayrı değerlendirilmesi gerekir.
KDV, niteliği itibarıyla mükellefin kendi kazancı üzerinden hesaplanan bir vergi değildir; çoğu durumda alıcıdan tahsil edilen ve devlete aktarılması gereken bir tutardır.
Bu nedenle KDV borcu ile gelir veya kurumlar vergisi borcunun aynı kategoride değerlendirilmemesi doğru bir yaklaşımdır.
Gelir ve kurumlar vergisinde işletmenin kârlılığı, tahsilat sorunları, finansman maliyeti ve dönemsel daralma daha fazla dikkate alınabilir.
Ancak KDV’de uzun vadeli taksitlendirme, “tahsil edilen verginin işletme sermayesi gibi kullanılması” riskini artırır.
Kanun teklifinde 6183 sayılı Kanun kapsamındaki tecillerde azami sürenin 36 aydan 72 aya çıkarılması ve teminatsız tecil tutarının yükseltilmesi, özellikle nakit akışı bozulan ancak faaliyetine devam eden işletmeler bakımından önemlidir.
Bu düzenleme doğru uygulanırsa, kamu alacağının tahsilinden vazgeçmeden işletmelere nefes aldırabilir.
Fakat uygulamanın başarısı, idarenin takdir yetkisinin öngörülebilir, ölçülü ve denetlenebilir şekilde kullanılmasına bağlıdır.
Yeni paketin diğer ayağında varlıkların Türkiye’ye getirilmesi ve finansal sisteme dahil edilmesi hedefi bulunuyor.
Burada da temel yaklaşımın sadece “bildirim” değil, bildirilen varlığın Türkiye’ye getirilmesi ve finansal sistem içinde değerlendirilmesi olması önemlidir.
Vergi oranının varlığın sistemde kalma süresine göre kademeli şekilde azaltılması, kısa vadeli beyan yerine uzun vadeli kaynak yapısını teşvik etmeyi amaçlıyor.
Ancak bu tür düzenlemelerde en hassas başlık, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele standartlarıdır. Varlık bildirimi hiçbir şekilde diğer mevzuat bakımından bir koruma zırhına dönüşmemelidir.
Vergi incelemesi yönünden sağlanan güvence, suç gelirleriyle mücadele alanına taşınırsa, düzenleme hem içeride hem dışarıda ciddi güven sorunu doğurur. Bu nedenle finansal sistem üzerinden giriş, şeffaflık, risk analizi ve uluslararası standartlara uyum vazgeçilmezdir.
Sonuç olarak, Bakan Şimşek’in açıklamalarındaki ana mesaj doğru okunmalıdır: Yeni yaklaşım, “borcu olan herkese kolaylık” değil; “ödeme iradesi bulunan, fakat ödeme kabiliyeti zayıflamış mükellefe kontrollü destek” anlayışıdır.
Bu yaklaşım tutarlı biçimde hayata geçirilirse, hem tahsilat performansını artırabilir hem de vergisini zamanında ödeyen mükellefin hakkını koruyabilir.
Vergi sistemi sadece kanun metinleriyle değil, mükellefin adalet algısıyla da ayakta durur. Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir af beklentisi yaratmak değil; ödeme disiplinini bozmadan, gerçek ekonomik sıkışıklığı bulunan işletmelere makul bir geçiş alanı açmaktır. Vergide güveni güçlendiren düzenleme, en çok tahsilatı da güçlendirir.

