Kuruşun hesabı sorulurken milyarların hesabını kim verecek?
Erol Çağlayan
Bir tarafta “bir koyup on alma” hikâyeleri… Diğer tarafta kendi parasına ne zaman ulaşabileceğini öğrenmeye çalışan insanlar…
Bir tarafta kazanç konuşuluyor, diğer tarafta tasfiye. Bir tarafta fırsat, diğer tarafta mağduriyet.
Fon krizine yalnızca “piyasalarda zaman zaman böyle şeyler olur” diyerek bakamayız. Ama her zararı dolandırıcılık, her yüksek kazancı suç sayarak da meseleyi anlayamayız. Asıl yapılması gereken, paranın izini sürmek kadar sorumluluğun izini de sürmektir.
Kim kazandı? Nasıl kazandı? Kim hangi riski biliyordu? Yatırımcıya ne anlatıldı? Denetim mekanizmaları ne zaman harekete geçti ve aldıkları tedbirler neden bu tabloyu önleyemedi?
SPK’nın 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. Bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758. Bu sayı, herkesin aynı ölçüde zarar ettiği anlamına gelmiyor; fakat meselenin birkaç yatırımcının yanlış tercihinden ibaret olmadığını açıkça gösteriyor. [1]
Yüz binlerce insanı ilgilendiren bir olayda, yalnızca yatırımcıya dönüp “Riskini bilseydin” demek, sorumluluğun en kolay yere bırakılmasıdır.
KURUŞTA TİTİZLİK, BÜYÜK RİSKTE AYNI HASSASİYET
Maliye’nin vergi alacağını, Sosyal Güvenlik Kurumunun prim alacağını takip etmesine itirazım yok. Kamunun alacağı elbette korunacak. Kayıt dışılıkla mücadele edilecek, yükümlülükler yerine getirilecek.
Ancak kamu yönetiminden beklediğim hassasiyet, tahsilatla sınırlı değildir.
Küçük işletmenin beyannamesinde, esnafın belgesinde, işverenin prim hesabında aranan titizlik; büyük fon hareketlerinde, olağanüstü fiyat oluşumlarında ve yatırımcının tasarrufunu tehdit eden risklerde de aranmalıdır.
Devlet, vatandaşın kendisine olan borcunu koruduğu kadar, vatandaşın birikimini koruyan düzenin işlemesiyle de ilgilenmelidir.
Burada istediğimiz, Maliye’nin veya SGK’nın görevini gevşetmesi değil; denetimin bütün alanlarda aynı ciddiyetle işlemesidir. Küçük mükellefin karşısında hissedilen kamu otoritesinin, büyük finansal yapıların karşısında da aynı açıklıkla görülmesidir.
Kuruşun hesabı sorulurken milyarların hesabının belirsiz kalması, toplumun adalet duygusunu aşındırır.
SPK’ya sorulması gereken soru
SPK’nın kendi açıklamasına bakalım.
Kurul, ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerinin 2025’in son çeyreğinde gözlemlendiğini belirtiyor. Konunun 2 Aralık 2025’te Finansal İstikrar Komitesi’nde ele alındığını, ardından çalışma başlatıldığını açıklıyor. Ayrıca 18 Aralık 2025’te nitelikli yatırımcı şartındaki parasal eşiğin yükseltildiğini; kapsamlı rehber değişikliklerinin ise 28 Ağustos 2026’da kamuya duyurulduğunu bildiriyor. [2]
Dolayısıyla “Hiçbir şey yapılmadı” demek, açıklanan işlemleri yok saymak olur.
Fakat işlem yapılmış olması, yapılanların zamanında ve yeterli olduğu anlamına gelmez.
Asıl soru şudur: Riskin görülmesi ile kapsamlı düzenleme arasındaki aylarda, tehlikenin büyümesini önlemek için hangi somut sonuçlar elde edildi? Alınan önlemlerin yeterliliği nasıl ölçüldü? Daha erken veya daha farklı müdahale mümkün müydü? Mümkün değilse bunun hukuki ve teknik gerekçeleri nelerdi?
Bunlar cevaplandırılması gereken denetim sorularıdır.
Çalışma grubu kurmak, görüş toplamak, yazışmak ve düzenleme hazırlamak gereklidir. Ancak vatandaş açısından başarının ölçüsü, dosyanın ne kadar kalın olduğu değil, birikiminin ne ölçüde korunduğudur.
Denetimin başarısı, krizden sonra yayımlanan açıklamaların sayısıyla değil, krizden önce azaltılabilen riskle ölçülmelidir.
KAZANANIN KAZANCI DA İNCELENSİN
Bu tartışmada yalnızca kaybedenlere bakmak eksik kalır. Kazananların kazancının nasıl oluştuğu da araştırılmalıdır.
Kimin gerçekten milyarlar kazandığı, kimin yalnızca ekranda yüksek bir değer gördüğü, kimin ne kadarını nakde çevirebildiği kayıtlarla ortaya konulmalıdır. Fon büyüklüğünü kişisel kazançla, fiyat düşüşünü de doğrudan bir başkasının cebine giren parayla karıştırmadan…
Olağanüstü kazanç tek başına suç değildir. Ancak ekonomik açıklaması tartışmalı fiyat hareketleri varsa, bunlardan kimlerin hangi işlemlerle yararlandığını incelemek de kimseye haksızlık değildir.
Soruşturmalar kapsamında savcılığın MASAK’tan şirket yöneticileri ve yakınlarına ilişkin para ve kripto varlık hareketlerini istediği kamuoyuna yansıdı. Bu, araştırılan ihtimallerin henüz kanıtlanmış suçlarla aynı şey olmadığını unutmadan, para hareketlerinin aydınlatılmasının önemini gösteriyor. [3]
Ölçümüz açık olmalı: Kazanç hukuka uygunsa korunmalı; hukuka aykırıysa sorumluluk, unvana, servete veya çevreye bakılmadan belirlenmeli.
Ama inceleme yalnızca birkaç kişinin işlem hesabında bitmemeli. Fon yöneticilerinin kararları, çıkar çatışmaları, ürünlerin pazarlanma biçimi ve iç kontrol süreçleri de sorgulanmalı.
Fon satan kuruluşların da cevaplaması gereken sorular var: Yatırımcıya yalnızca geçmiş getiri mi gösterildi, yoksa parasını hangi koşullarda geri alamayabileceği de anlaşılır biçimde anlatıldı mı?
Kazancı büyük harflerle anlatıp riski küçük harflere bırakmak, benim gözümde sorumlu finansçılık değildir.
Bedava peynir, sadece fare kapanında olur.
Gelelim vatandaşa…
Bütün sorumluluğu kurumlara bırakıp yatırımcı davranışını tartışma dışına çıkarmak da dürüstlük olmaz.
“Bu kadar yüksek kazanç nasıl oluşuyor?” sorusunu sormadan, yalnızca “Ben neden kazanmayayım?” diye hareket eden anlayışın da kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.
Bir telefon alırken günlerce araştırma yapan insan, yılların birikimini yatırırken neden birkaç kazanç hikâyesiyle yetinsin? Bir evin tapusunu incelemeden para vermeyen kişi, finansal bir ürünün içinde ne olduğunu bilmeden neden bütün tasarrufunu teslim etsin?
Bir koyup on almanın hayalini kurarken, o dokuzun nereden geleceğini de sormak gerekir. Yoksa peynirin büyüklüğünü hesap ederken kapanın nasıl çalıştığını öğrenmeye fırsat kalmayabilir.
Burada eleştirdiğim, birikimini korumaya çalışan insan değil; sorgulamayı kazanç heyecanına feda eden davranıştır. Uyarıyı kıskançlık, ihtiyatı korkaklık, ölçüsüz riski cesaret sayan anlayıştır.
“Ben zamanında çıkarım” düşüncesi, sağlam bir yatırım gerekçesi değildir. Hele kazancın sürdürülebilmesi için sürekli yeni alıcı gelmesi gerektiğini fark ettiği hâlde, kendisinden sonra geleni düşünmeden hareket etmek, akıllılık diye övünülecek bir tutum hiç değildir.
Bununla birlikte, bütün fon yatırımcılarını aynı sepete koymak da büyük haksızlık olur. Herkes kısa yoldan zenginleşmek için yatırım yapmaz. Ürünü anlamak için profesyonel hizmete başvuran, kurumsal açıklamalara güvenen insanın korunma beklentisini küçümseyemeyiz.
Vatandaşın hatası, başkasının yanıltıcı davranışını mazur göstermez. Yatırımcının dikkatsizliği, denetim sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Denetimdeki eksiklik de yatırımcının kendi kararını sorgulama gereğini yok etmez.
Sorumluluklar birbirinin alternatifi değildir. Kimse, diğerinin kusurunu kendi sorumluluğundan kaçış kapısı olarak kullanmamalıdır.
KRİZDEN SONRA HAREKET ETMEK YETMEZ
SPK, tasfiye süresini üç aydan altı aya çıkardı. Gerekçe, varlıkların piyasa koşulları gözetilerek mümkün olduğunca uygun şartlarda satılabilmesi. Kurul, bunun tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini de belirtiyor. [4]
Bu gerekçenin ekonomik mantığı olabilir. Acele satışın zararı büyütmesi istenmez. Ancak yatırımcı açısından beklemenin de bir maliyeti vardır. Paraya erişememek, yalnızca ekrandaki rakamın değişmesi değildir; ertelenen ödeme, yapılamayan harcama, bozulan plan demektir.
Kurulun 28 Eylül tarihli açıklamasında, 17 Eylül’de TEFAS’a iletilip iptal edilen talimatların sahiplerine tasfiye bakiyesinden katılma payları oranında ödeme yapılacağı ayrıca açıklandı. Böyle bir süreçte yatırımcı, teknik açıklamaların yanında açık bir takvim ve düzenli bilgilendirme de bekler. [5]
Hangi varlık ne kadar nakde çevrildi? Hangi giderler oluştu? Yatırımcıya ne zaman, hangi esasla ödeme yapılacak? Belirsizlik nerede devam ediyor?
Bu soruların cevapları, insanların söylentiler arasında arayacağı bilgiler olmamalı.
Üstelik hesap verme yalnızca fon yöneticilerinden beklenmemeli. Denetim zincirinde görev alan kurumların karar süreçleri de incelenmeli. Görev gereği gibi yapılmışsa bu ortaya konulmalı; eksiklik veya ihmal varsa üzeri yeni bir düzenlemeyle örtülmemeli.
Yeni kural koymak, eski sorumluluğu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
FATURA YİNE AYNI İNSANLARA ÇIKMASIN
Çözüm, bütün yatırım fonlarını kötülemek veya sermaye piyasasını bir suç alanı gibi göstermek değildir. Böyle bir yaklaşım, işini doğru yapan kurumlara da yatırımcılara da zarar verir.
Ama piyasaya güveni korumak adına cevap bekleyen soruları susturmak da çözüm değildir. Güven, sorunların konuşulmamasıyla değil, sorumluların ve sorumlulukların açıkça belirlenmesiyle güçlenir.
Ben kamu kaynaklarının, olağan yatırım zararlarını ayrım gözetmeden karşılamak için kullanılmasına da karşıyım. Riskin kazancı özel kişilere, faturası vergi ödeyenlere bırakılamaz. Hukuka aykırılık nedeniyle doğduğu belirlenen zararların giderilmesinde ise sorumluların mal varlıklarına, hukukun izin verdiği çerçevede başvurulmalıdır.
Yatırımcıya yalnızca “Daha dikkatli ol” denilmesin. Fon yöneticisine yalnızca “Bundan sonra kurallara uy” denilmesin. Kamu kurumlarına da yalnızca “Yeni tedbirler aldık” açıklaması yeterli görülmesin.
Herkes kendi payına düşen hesabı versin.
Vatandaş kazanç heyecanıyla aklını devre dışı bırakmasın. Finans kuruluşu güveni satış aracına dönüştürmesin. Kamu otoritesi de kriz sonrasında gösterdiği kararlılığı, risk büyürken gösterebilsin.
Kuruşun hesabını sorabilen bir devletin, milyarların hesabını da sorabilmesini bekliyoruz. Üstelik yalnızca para kaybolduktan sonra değil, risk büyürken.

