BIST14.641,56%0.45
USD48.2387%0,23
EURO55,8944 %-0.4
ALTIN6.908,74 %-3.0

Kur ve faiz artıyor, piyasa tahsil edemiyor

Erol Çağlayan

Abone OlGoogle News
07 Ağustos 2026 16:21

Ekonomide bugün yalnızca döviz kurundaki veya faizlerdeki yükselişi konuşmak yeterli değil. Asıl üzerinde durulması gereken; kur, faiz ve enflasyon arasındaki dengenin bozulmasının reel sektörü nasıl bir tahsilat krizine sürüklediğidir.

Temmuz 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,75 seviyesinde bulunuyor. Merkez Bankası politika faizini yüzde 37’de tutarken, TL ticari kredi faizlerinin ağırlıklı ortalaması yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda. Dolar 47, avro ise 54 liranın üzerinde seyrediyor.

Bu göstergeler, işletmeler açısından oldukça ağır bir tablo ortaya koyuyor. Mal ve hizmet maliyetleri kur ve enflasyonla yükselirken, kredi maliyetleri ticari kârlılığın çok üzerine çıkıyor. Vadeli satış yapan işletmeler ise tahsilat gününe kadar müşterilerini kendi kaynaklarıyla finanse etmek zorunda kalıyor.

Sonuçta şirketlerin bilançolarında kâr görünse bile kasalarında para bulunmuyor. Hatta bazı işletmeler satışlarını artırdıkça daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor ve daha büyük bir nakit açığıyla karşılaşıyor.

SORUN YALNIZCA KURUN YÜKSELMESİ DEĞİL

Türkiye gibi üretimi önemli ölçüde ithal girdiye bağlı bir ekonomide döviz kurunun yükselmesi maliyetleri doğrudan etkiliyor. Hammadde, enerji, makine, yedek parça ve teknoloji maliyetleri kur artışından kısa sürede etkilenirken, işletmeler bu artışı aynı hızla satış fiyatlarına yansıtamıyor.

Ancak sorun yalnızca kurun yükselmesi değildir. Asıl sorun kurun hangi hızla ve hangi seviyeye doğru hareket edeceğinin öngörülememesidir.

Yüksek enflasyona rağmen kurun uzun süre baskılanması, ithalatı görece ucuzlatırken yerli üreticinin ve ihracatçının rekabet gücünü azaltır. Bu politikanın ardından ortaya çıkabilecek ani kur düzeltmesi ise maliyetleri ve enflasyonu yeniden sıçratır.

Dolayısıyla olması gereken, kuru belirli bir seviyede tutmaya çalışmak veya kontrolsüz biçimde yükselmesine izin vermek değildir. İhtiyaç duyulan; ekonomik temellerle uyumlu, ani sıçramalara yol açmayan ve işletmelerin önünü görebildiği bir kur politikasıdır.

Bir sanayici altı ay sonra alacağı hammaddenin maliyetini yaklaşık olarak hesaplayabilmelidir. İhracatçı, verdiği fiyatın teslim tarihinde zarar doğurup doğurmayacağını öngörebilmelidir. Kur politikasına güven duyulmayan bir ortamda şirketler yatırım yapmak yerine döviz tutmaya, uzun vadeli fiyat vermek yerine kısa vadeli ve yüksek marjlı çalışmaya yönelir.

YÜKSEK FAİZ ENFLASYONUN SONUCU, TAHSİLAT KRİZİNİN HIZLANDIRICISIDIR

Enflasyonla mücadele dönemlerinde faizlerin belirli bir süre yüksek tutulması anlaşılabilir. Enflasyon kalıcı biçimde düşmeden yapılacak erken faiz indirimi; döviz talebini, kuru ve fiyatları yeniden yukarı çekebilir.

Bu nedenle çözüm, faizleri bir kararla hızla aşağı indirmek değildir.

Bununla birlikte, politika faizinin yüzde 37 olduğu bir ortamda ticari kredi faizlerinin yüzde 50’nin üzerine çıkması da üretim ve ticaret bakımından sürdürülebilir değildir. Yıllık yüzde 10-20 faaliyet kârıyla çalışan bir işletmenin yüzde 50’nin üzerindeki maliyetle kredi kullanarak büyümesi mümkün değildir.

Böyle bir kredi çoğu zaman yatırım finansmanı olmaktan çıkar, zararın veya nakit açığının ertelenmesine dönüşür.

Burada yapılması gereken, genel faiz seviyesini yapay biçimde düşürmek değil; kredi kaynaklarını üretim, ihracat, istihdam ve gerçek işletme sermayesi ihtiyacına yönlendirmektir. Üretimi finanse eden kredi ile tüketime veya spekülatif işlemlere yönelen kredi aynı şartlara tabi olmamalıdır.

Enflasyonla mücadele edilirken üretimin finansman kanallarının tamamen kapanması, ekonomiyi fiyat istikrarına değil; daralma, işsizlik ve şirket iflaslarına götürebilir.

PİYASA NEDEN TAHSİL EDEMİYOR?

Bugün piyasada 30 günlük satışlar 60 güne, 60 günlük satışlar ise 90 veya 120 güne uzuyor. Çek ve senet vadeleri büyürken bankalar, çalışanlar, tedarikçiler ve vergi idaresi aynı ölçüde beklemiyor.

İşletme hammaddesini peşin veya kısa vadeli satın alıyor, ürettiği malı uzun vadeyle satıyor. Satış bedelini henüz tahsil etmeden KDV’yi beyan edip ödüyor. Ücret, SGK primi, kira, enerji ve finansman giderlerini zamanında karşılamak zorunda kalıyor.

Müşterisinden alamadığı parayı ise banka kredisiyle tamamlamaya çalışıyor.

Kredi maliyetlerinin yüzde 50’yi aştığı bir ortamda bu döngünün devam etmesi mümkün değildir. Çünkü işletme bir taraftan müşterisini faizsiz finanse ederken, diğer taraftan kendi nakit ihtiyacını çok yüksek faizle karşılamaktadır.

Bir şirketin ödemesini geciktirmesi, onun tedarikçisini; tedarikçinin ödemesini geciktirmesi de başka şirketleri etkiliyor. Böylece tahsilat sorunu zincirleme biçimde bütün piyasaya yayılıyor.

Gelinen noktada şirketler farkında olmadan birbirlerinin bankası hâline gelmiş durumdadır.

TAHSİLAT KRİZİNDEN NASIL ÇIKILIR?

Öncelikle enflasyonla mücadele yalnızca Merkez Bankasının üzerine bırakılmamalıdır. Para politikası sıkılaşırken kamu harcamaları, vergi politikası ve bütçe disiplini aynı yönde hareket etmezse yüksek faizin maliyeti ağırlıklı olarak özel sektörün üzerine kalır.

Kamuda tasarrufun görünür ve ölçülebilir hâle gelmesi, ekonomik programa duyulan güven bakımından da zorunludur. Özel sektörden tasarruf ve fedakârlık beklenirken kamunun harcamalarını aynı kararlılıkla azaltmaması, uygulanan politikanın toplumsal desteğini zayıflatır.

İkinci olarak, üretim ve işletme sermayesi kredileri için ayrı ve denetlenebilir bir finansman kanalı oluşturulmalıdır. Bu krediler geçmiş borçlarını sürekli çeviren işletmelere değil; siparişi, üretimi, ihracatı, istihdamı ve tahsil edilebilir ticari alacağı bulunan şirketlere yönlendirilmelidir.

Üçüncü olarak, ticari alacak sigortası ve faktoring imkânları özellikle KOBİ’ler bakımından daha erişilebilir hâle getirilmelidir. İşletmelerin alacaklarını aylarca bilançoda bekletmesi yerine, güvenli biçimde finansal sisteme aktarabilmesi ödeme zincirindeki kırılmayı azaltacaktır.

Dördüncü olarak, kamu kurumlarının ve büyük işletmelerin küçük tedarikçilere yaptığı ödemeler için azami vade kuralları getirilmeli ve uygulanmalıdır. Finansman gücü yüksek bir şirketin kendi nakit ihtiyacını küçük tedarikçisine uzun vade olarak aktarması, ticari hayatın doğal sonucu olarak kabul edilemez.

Beşinci olarak, vergisel yükümlülüklerle tahsilat gerçeği arasındaki bağ yeniden kurulmalıdır. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin tahsil etmediği satış bedeline ait KDV’yi peşinen ödemesi, işletme sermayesini aşındırmaktadır.

Belirli büyüklüğün altındaki işletmeler için tahsilat esaslı KDV uygulaması değerlendirilmelidir. En azından uzun vadeli veya tahsilinde ciddi gecikme bulunan ticari alacaklarda, verginin finansman yükünü azaltacak mekanizmalar geliştirilmelidir.

Bununla birlikte, piyasanın yaşadığı her sıkışıklığın genel vergi affı veya koşulsuz kredi yapılandırmasıyla çözülmeye çalışılması da doğru değildir. Sürekli yapılandırma, borcunu zamanında ödeyen mükellefi cezalandırır ve yeni yapılandırma beklentisi yaratır.

Destekler geçici, hedefli ve işletmenin gerçek ödeme kapasitesine bağlı olmalıdır.

ŞİRKETLER DE SATIŞ ANLAYIŞINI DEĞİŞTİRMELİ

Ekonomi yönetiminin atacağı adımlar kadar şirketlerin kendi iç düzenlemeleri de önemlidir. İşletmeler tahsilatı yalnızca muhasebe servisinin takip ettiği teknik bir işlem olarak görmemelidir. Tahsilat, artık doğrudan yönetim kurulu gündemidir.

Her müşteri için mali yapısına ve ödeme geçmişine göre kredi limiti belirlenmelidir. Vadesi geçen müşteriye yeni satış yapılması otomatik olarak durdurulmalıdır. Satış personelinin primi yalnızca faturalanan ciroya değil, tahsil edilmiş satışa bağlanmalıdır.

Peşin fiyat ile vadeli fiyat kesin biçimde ayrılmalıdır. Çünkü enflasyonun ve finansman maliyetinin yüksek olduğu bir ekonomide uzun vade ücretsiz olamaz.

Şirketler en az 13 haftalık nakit akış projeksiyonu hazırlamalı, alacak yaşlandırma raporlarını haftalık olarak takip etmelidir. Döviz borcu bulunan işletmeler, döviz geliri veya uygun finansal korunma araçları olmadan açık pozisyon taşımamalıdır.

Hepsinden önemlisi, yalnızca satış hacmine bakılarak büyüme kararı verilmemelidir.

Tahsil edilemeyen satış ciro değildir. Finansman maliyetinin altında kalan satış da çoğu zaman kâr değil, sermaye kaybıdır.

Ekonominin ihtiyacı daha fazla ciro değil, güvenli nakit akışıdır

Kurun baskılanması, faizin idari kararlarla erken düşürülmesi veya piyasaya koşulsuz kredi verilmesi kalıcı çözüm değildir.

Kalıcı çözüm; güven veren para politikası, disiplinli maliye politikası, öngörülebilir kur, üretime yönelik seçici finansman ve sağlam bir tahsilat düzeninin birlikte kurulmasıdır.

Piyasanın bugün daha fazla nominal ciroya değil; daha kısa vadeye, daha güçlü işletme sermayesine ve daha yüksek öngörülebilirliğe ihtiyacı vardır.

Çünkü şirketleri ayakta tutan, bilançoda görünen kâr değil; zamanında tahsil edilen paradır.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Erol Çağlayan

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları