1 Mayıs’ta emeğin vergisi
Erol Çağlayan
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, çalışma hayatının sadece sosyal yönünü değil, ekonomik ve vergisel yönünü de yeniden düşünmek için önemli bir gündür. Çünkü emeğin üzerindeki yük yalnızca çalışma şartlarıyla sınırlı değildir. Ücret gelirleri üzerindeki vergi, sosyal güvenlik primi, işsizlik sigortası primi, damga vergisi ve benzeri yükümlülükler hem çalışanlar hem de işverenler bakımından ağır sonuçlar doğurmaktadır.
Bugün bir çalışanın eline geçen net ücret ile işverenin katlandığı toplam maliyet arasında ciddi bir fark bulunmaktadır. İşçi açısından bakıldığında, daha maaş eline geçmeden gelir vergisi, sigorta primi ve diğer kesintiler yapılmaktadır. Çalışan, emeğinin karşılığını tam olarak hissetmeden bordro üzerinde önemli bir kesintiyle karşı karşıya kalmaktadır. Yıl ilerledikçe vergi dilimlerinin yükselmesi de net ücret üzerindeki baskıyı artırmaktadır.
İşveren açısından bakıldığında ise ücret ödemesi sadece çalışana verilen maaştan ibaret değildir. Brüt ücretin üzerine işveren sigorta primi, işsizlik sigortası primi, kıdem tazminatı riski, yıllık izin, fazla çalışma, yan haklar ve idari yükümlülükler eklenmektedir. Bu nedenle yeni bir işçi almak, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için ciddi bir maliyet hesabına dönüşmektedir.
Bu tablo istihdam kararlarını doğrudan etkilemektedir. İşveren, ihtiyaç duysa bile yeni personel almakta tereddüt edebilmektedir. Çalışan ise aldığı net ücretle hayat standardını yükseltmekte zorlanmaktadır. Sonuçta yüksek ücret maliyeti bir tarafta işverenin istihdam kapasitesini sınırlandırırken, diğer tarafta çalışanın satın alma gücünü ve hayat kalitesini zayıflatmaktadır.
Bu nedenle ücret ödemeleri üzerindeki vergi ve prim yüklerinin azaltılması, sadece çalışan lehine bir düzenleme olarak görülmemelidir. Bu aynı zamanda üretimi, istihdamı ve kayıtlı ekonomiyi destekleyecek önemli bir ekonomi politikası tercihidir. Çalışanın eline geçen net ücretin artması tüketimi, refahı ve çalışma motivasyonunu güçlendirir. İşverenin toplam işçilik maliyetinin azalması ise yeni işçi alımını kolaylaştırır.
Özellikle gençlerin ve kadınların çalışma hayatına katılımı bakımından bu konu daha da önemlidir. Genç işsizliği ve kadın istihdamı, Türkiye’nin yapısal öncelikleri arasında yer almaktadır. Gençleri ilk işe girişte, kadınları ise çalışma hayatına katılımda destekleyecek vergi ve prim teşvikleri daha güçlü şekilde tasarlanmalıdır. İlk işe girişlerde belirli süreyle işveren prim yükünün azaltılması, kadın istihdamında gelir vergisi ve prim desteği sağlanması, kreş ve bakım giderlerinin daha etkin biçimde teşvik edilmesi çalışma hayatına katılımı artırabilir.
Burada amaç, işverenin yükünü hafifletirken çalışanın hakkını zayıflatmak değildir. Tam tersine, kayıtlı, güvenceli ve sürdürülebilir istihdamı artırmaktır. Vergi ve sosyal güvenlik sistemi, çalışmayı cezalandıran değil, çalışmayı teşvik eden bir yapıya kavuşmalıdır.
1 Mayıs’ta emeği konuşurken, emeğin vergisini de konuşmak gerekir. Çünkü çalışanı korumanın yollarından biri de ücret üzerindeki yükleri makul seviyeye indirmektir. İşvereni desteklemenin yollarından biri de yeni istihdamın önündeki mali engelleri azaltmaktır.
Daha fazla istihdam, daha yüksek net ücret, daha güçlü işletmeler ve daha geniş kayıtlı ekonomi için ücretler üzerindeki yükümlülüklerin yeniden ele alınması artık ertelenmemesi gereken bir ihtiyaçtır. Emeğin değerini artırmak, sadece ücretleri artırmakla değil; ücretin üzerindeki yükleri doğru ve dengeli biçimde azaltmakla da mümkündür.

