Öfke bağırtır, sevgi fısıldatır!
Ahmet Çelik
“Öfkesine galip gelen, aslında nefsini mağlup etmiştir.”
Cenâb-ı Hak, insanı farklı duygularla donatmıştır. Sevgi, merhamet, şefkat ve sabır ne kadar insanî ise; öfke de fıtratın bir parçasıdır. Mühim olan öfkelenmemek değil, öfkenin bizi yönetmesine izin vermemektir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, gerçek yiğitleri tarif ederken: “Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/13)) buyurmaktadır.
Resûlullah (s.a.v.) ise: “Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değil; öfkelendiği zaman nefsine hâkim olandır.” buyurarak gerçek kuvvetin kaslarda değil, irâdede olduğunu haber verir.
Ehl-i İrfandan biri öğrencileri ile gezinirken Tunca Nehri kenârında birbirlerine öfke içinde bağıran bir âile görür ve öğrencilerine dönüp:
— Çocuklar! İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sorar. Öğrencilerden biri:
— Çünkü sükûnetimizi kaybederiz!” deyince Hoca:
— Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sorar. Öğrencilerden ses çıkmayınca hoca anlatmaya başlar:
— İki insan birbirine öfkelendiği zaman kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesâfeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesâfeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir. Pekî, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar. Çünkü kalpleri birbirine yakındır. Arada mesâfe ya yoktur ya da çok azdır. Öyleyse, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar. Çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz; birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir çocuklar.” der.
Sonra tekrar öğrencilerine dönerek şöyle der:
— Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesâfe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesâfe koyacak sözlerden uzak durun. Aksi takdirde mesâfenin arttığı öyle bir gün gelir ki geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”
Ne ibretli bir hakîkat...
Çünkü öfke, çoğu zaman görünen yüzdür; asıl sebep ise görünmeyen taraftadır. Kırgınlık, değersizlik hissi, korku, endişe, anlaşılmama duygusu yahut incinmiş bir gönül...
Bu sebeple insan öfkelendiğinde önce kendisine şu soruları sormalıdır:
Öfkelendiğim insan benim için ne kadar değerli?
Bu öfkenin sonunda kazanacağım ve kaybedeceğim şeyler nelerdir?
Bağırmak yerine başka bir çözüm yolu mümkün müdür?
Bir adım geri çekilmek, susmak veya farklı bir dil kullanmak daha hayırlı olmaz mı?
Eskimeyenler ne güzel söyler:
“Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz.
Eskici bağırır, antikacı bağırmaz.
Sözü kıymetli olan bağırmaz.
Bağıran düşünemez, düşünmeyen kavga eder.”
Mevlânâ da: “Sesinizi yükseltmeyin, sözünüzü yükseltin. Çünkü çiçekleri büyüten gök gürültüsü değil, yağmurdur.” der.
Gerçekten de kalpleri fetheden sesin yüksekliği değil, sözün derinliğidir.
İnsanın soyu birdir; fakat huyu farklıdır. Melek değiliz. Elbette anlık kızgınlıklarımız olacaktır. Ancak öfke anında söylenen nice sözler vardır ki yıllarca kapanmayacak yaralar açar.
Bu sebeple aile hayatında Hz. Ali Efendimizin uyguladığı hikmetli yöntem ne kadar da mânidardır. Rivâyete göre Hz. Fâtıma Validemiz öfkelendiğinde Hz. Ali susar; Hz. Ali öfkelendiğinde ise Hz. Fâtıma susardı.
Çünkü öfke geçici bir delilik hâlidir.
O anda iki kişinin birden öfkelenmesi ateşe odun taşımaktır. Birinin sabretmesi ise yangına su dökmektir.
Nitekim kelâm-ı kibârda: “Bir evde iki ateş yanarsa ocak kalmaz.” buyrulur.
Bugün evlerimizde, iş yerlerimizde ve sosyal hayatta en çok ihtiyaç duyduğumuz şey biraz daha anlayış, biraz daha sabır ve biraz daha merhamettir.
Şu fânî dünyada kalp kırmak kolay; gönül yapmak ise ustalık ister.
Yûnus Emre’nin dediği gibi:
“Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi,
Elin yüzün yumaz değil.”
Öyleyse çocuğumuza, eşimize, anne-babamıza ve sevdiklerimize bağırmadan önce bir kez daha düşünelim:
Acaba onlarla hangi mesâfeden konuşuyoruz?
Kalplerimiz yakın mı, yoksa uzak mı?
Ne dersiniz?
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Öfke, dilin ateşidir; sabır ise gönlün suyudur. Ateş yükseldikçe etrafını yakar, su aktıkça hayat verir. Kalpleri birbirinden uzaklaştıran ses değil, sevgisiz sözdür. Yakınlaştıran ise yüksek ses değil, samimî gönüldür...”
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene...
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

