Kaşıktaki yağ!
Ahmet Çelik
Hz. Âdem’in (a.s), kaybettiğini arama, bulma ve hak etme uğraşıdır hayatın sırrı. Üstâd Necip Fâzıl da “Sanat Allâh’ı aramaktır.” der. Dünya hayatına ve sanata böyle baktığımızda, mâdem geldik bu dünyaya o vakit hem hayatın sırrına erelim hem de mutlu olalım diye düşünmek en doğrusu olsa gerek. Başımızın yanmaması için attığımız adım, yaptığımız işler hakîkate uygun düşmelidir. Dünya güzeldir, hayat tatlıdır. İnsan mutlu olmak, rahat yaşamak, seyran etmek ister. Ancak dünyaya geliş sebebimiz bunlardan ibâret değildir. Allah Zâriyât Sûresi, 56. âyetinde “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” diye buyurmaktadır. Bu güzel dünyaya daha da güzel olan bir yerden geldik ve ayrıca burada ölümsüz değiliz. O güzel vatanımıza geri dönmemiz için, tâbiri câizse “kaşıktaki yağı” dökmemek gerekir. Hayat aynı zamanda dengedir. “Helal dâiresi geniştir, keyfe kâfidir” denilir.
Bir tüccar mutluluğun sırrını arayan oğlunu öğrenmesi için zamanın en bilgesinin yanına yollar. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel şatoya varır. Söz konusu bilge burada yaşamaktadır. Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşır. Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalmaktadır. Dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masada vardır. Bilge sırayla bu insanlarla konuşmakta ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesini beklemek zorunda kalır. Delikanlının ziyâret nedenini açıklamasını dikkatle dinler bilge, ama mutluluğun sırrını açıklayacak zamanı olmadığını söyler ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık verir ve:
— Ama sizden bir ricâda bulunacağım,” diye ekler ve delikanlının eline bir kaşık verip, sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koyar. “Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.” diye tembihler gence. Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlar, gözünü kaşıktan ayıramaz. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkar.
— Güzel” der bilge ve devam eder, “Peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaşatmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?” dediğinde utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini îtiraf etmek zorunda kalır. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiştir.
— Öyleyse git, evrenin hârikalarını tanı.” der ona bilge. “Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.” İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkar. Bu kez, duvarlara asılı, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat eder. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarâfetini görür. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini tüm ayrıntılarıyla anlatır.
— Peki, sana emânet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sorar bilge. Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görür.
— Peki” der bunun üzerine bilgeler bilgesi, “Sana verebileceğim tek öğüt var. Mutluluğun gizi dünyanın tüm hârikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan…”
Millet olarak biz de bu potansiyel var aslında. Atalarımızın bıraktığı hârika bir kültürün, medeniyetin üzerinde oturuyoruz. Ümmet olarak da müthiş bir birikim ve külliyâta sâhibiz. Kur’ân ve Hadis gibi hârika kaynağımız mevcut. Bizler bu değerlerimizi tartışma konusu olmaktan çıkarıp, uzlaşma argümanı hâline getirebilirsek, o zaman hem bu dünyadaki mutluluğun sırrına erebilir, hem de mîzana çıkarıldığımız vakit hüsran yerine sonsuz bir mutluluğun sâhibi olabiliriz.
Cemal Süreyya; “İnsanlar değişmez. Boşuna çabalayıp kendinizi yormayın. Ne sineği çöpten ne arıyı çiçekten vaz geçiremezsiniz!” der. İnsanları değiştireceğim diye uğraşıp sinekle birlikte kendimizi çöpte bulmamak için en iyisi uzak durmaktır. Çünkü kimse değişmez.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Tarihe mahkûm ettiğimiz ne kadar güzel âdetimiz, ananemiz varsa, onları oradan çıkarıp günümüze uyarlamamız bu konuda yeterli olur aslında. Ahlâki değerlerimiz, kanaatkâr tutumumuz ve insana olan sevgimiz saygımız, bu değerlerimizin başında gelir. Eğer biz millet olarak, ümmet olarak bunu başarabilirsek, kaşığımızdaki yağı muhâfaza ederek mutlu olmanın yolunu da çizmiş olacağız. Yok, başaramazsak hem kaşıktan hem yağdan hem de hayatın güzelliklerinden bîhaber olarak huzura varacağız ki bu, yaşadığımız hayatın aleyhimize delil olmasına da sebebiyet vermesi demek olur...”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

