Kalbin ritmi!-26
Ahmet Çelik
Hayat, durmaksızın akan bir nehir; bizler de o nehrin kıyısında her ân bir tercih makamında bekleyen yolcularız.
Adımlarımız kimi zaman toprağın câzibesine, fânî dünyânın yaldızlı ve geçici süslerine meyleder; kimi zaman da rûhumuz, Bâkî olanın zamansız ve sonsuz kelâmına doğru kanat çırpar.
Aslında insan, aldığı her nefeste, kalbinin pusulasını nereye çevirdiğinin imtihânını verir. Yüce Allah, bu kozmik yürüyüşte kuluna teslîmiyetin ve rızânın o eşsiz limanını göstererek şöyle buyurur: “…Eğer inanıyorsanız, ancak Allâh’a tevekkül edin.” (Mâide, 5/23)
Peki, teslîmiyet dediğimiz o derûnî sır, kalbimize nasıl ayna tutar? Niyetlerimizin ağırlığı, nefsin tartısında mı, yoksa rûhun terâzisinde mi ölçülür?
İşte tam da bu soruların cevabını anlatan, zamâna meydan okuyan ibretlik bir kıssa dökülür gönül heybemize:
Zenginliğin zirvesinde, fakat gönül gözü açık bir adam, bir akşam tüm çalışanlarını zarâfetle donatılmış bir sofraya dâvet eder.
Yemeklerin buharı tüterken, masanın yanına iki şey bırakılmıştır: bir mushaf-ı şerîf, bir de bir miktar dünyâ metâı, yâni para. Yemek nihâyete erdiğinde ev sâhibi, çalışanlarından bu ikisinden birini seçmelerini ister. İlk teklif gece bekçisinedir. Bekçi, mahcûbiyetin gölgesine sığınarak:
— Kur’ân’ı seçmek isterdim, lâkin okuma bilmem. Bunun için bana faydası olacak bu paradır,” der ve maddeyi seçer. Ardından toprağı işleyen çiftçiye gelir sıra. Çiftçi:
— Eşim hasta. Şifâsı için paraya muhtâcım, yoksa şüphesiz kelâm-ı kerîmi seçerdim,” diyerek mâzeretini parayla taçlandırır. Aşçı ise zaman darlığından dem vurarak tercihini yine dünyâlıktan yana kullanır. Nihâyet sıra, kapının eşiğinde duran, üstü başı eski, ayakkabıları yırtık o fakir ve yetim çocuğa gelir. Ev sâhibi, çocuğun mahrûmiyetine bakarak:
— Eminim sen de parayı alacaksın; yokluk içerisinde yaşıyorsun, yırtık pabuçlarını yenilemek, evine aş götürmek ve diğer ihtiyaçların için…” der. Çocuk ise kalbinin derinliklerindeki o ilâhî sesin fısıltısını duyar. Bir ân durur ve tarihe altın harflerle geçecek o teslîmiyet çığlığını sessizce dile getirir:
— Evet efendim, dedikleriniz çok doğru… Bir çift ayakkabıya, annemle yiyecek sıcak bir aşa öyle muhtâcım ki… Fakat ben Kur’ân-ı Kerîm’i seçeceğim. Çünkü annem bana her dâim, ‘Evlâdım, Cenâb-ı Allâh’ın tek bir kelâmı, yeryüzünün tüm altınlarından daha faydalı, baldan daha tatlıdır’ derdi efendim.” der.
Çocuk, tozlu parmaklarıyla mukaddes kitâbı göğsüne bastırıp kapağını açtığında, sayfaların arasından iki zarf süzülür. Birinde masadaki paranın tam on katı, diğerinde ise o zengin adamın tüm servetinin vârisi olduğunu müjdeleyen resmî belge… Ev sâhibi nemli gözlerle topluluğa döner ve der ki:
— Kim ki Allah hakkındaki zannını güzel tutarsa, Allah onun beklentisini aslâ boşa çıkarmaz.”
ZANNIN GÜZELLİĞİ VE TEVEKKÜLÜN HAKÎKATİ
Bu ibretli tablo, Fahr-i Kâinât Efendimiz'in (s.a.v.) naklettiği o muazzam Kudsî Hadîs’in ete kemiğe bürünmüş hâlidir: “Ben kulumun zannı üzereyim.
Beni nasıl tanırsa öyle muâmele ederim…” Kul, dünyâ tarlasında üzerine düşen tohumu ekmekle mükelleftir; ancak yağmuru yağdıracak olanı bilmek ve sonuca rızâ göstermek tevhîdin esâsıdır.
Büyük müfessir Fahreddin Râzî’nin de belirttiği gibi: “Tevekkül, tembel bir teslîmiyet veya aklın ihmâli değildir. Eğer öyle olsaydı, istişâre sünneti var olmazdı. Hakîkî tevekkül; zâhirî sebeplere sarılmak, elinden gelen tüm gayreti sarf etmek, lâkin kalbi o sebeplere değil, sebepleri yaratana bağlamaktır.”
GÖNÜL AYNASINDA KENDİNİ TARTMAK
Şimdi dönüp kendimize bakma vakti. Bizler hayâtın hangi durağında, hangi yaldızlı zarflara aldanıp Kelâm-ı Kadîm'in sonsuz hazînesini arkamızda bıraktık? Unutmayalım ki: “Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159)
“Kader bir ummandır, biz onda birer katre-i nâçiz,
Ne mecrâsı elimizde ne mevcinde bir perhiz.
Yelken açtım tevekküle, dümeni Hakk’a teslîm,
Fırtına da rahmetmiş, sükûn da bir tebessüm.”
Hâsıl-ı Kelâm! Âsâr-ı Gönül der ki:
“Hayâtta elde ettiğiniz hiçbir muvaffakiyet sizi fuzûlî bir kibirle sevindirmesin; kaybettiğiniz hiçbir ziyân da sizi kahredecek kadar üzmesin.
Tevekkülü her iki hâlde de kalbinizin baş köşesinde ağırlayın. Bilin ki, bu dünyâ sahnesinde cereyân eden hiçbir şey tesâdüf değildir; her olay derin bir hikmet ve ibretle örülmüştür.
Siz önce bir kul olarak tedbîrinizi alın, heybenizi gayretle doldurun; sonra da o sarsılmaz tevekkül dağına sırtınızı yaslayıp rûhunuzu dinlendirin…”
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî âhenkle arındırmak isteyene…
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile…

