Hazine üstünde dilenmek!
Ahmet Çelik
İnsanlık tarihinin en büyük trajedisi, sâhip olduğu cevheri tanımaması, elindeki anahtarla hangi kapıyı açacağını bilememesidir. Bâzen en büyük zenginliklerin ortasında en derin fakirliği yaşarız. Tıpkı şu ibretlik kıssada anlatıldığı gibi.
Rivâyet olunur ki, ihtiyar bir kadın her gün câminin önüne gelir ve dilenir. Kendisini çok iyi tanıyan cami imamı ona:
— Ey anacığım, sen muhterem bir kadınsın, oğlun da caminin müdâvimi, anne-babasına hürmetli ve ihtiyaçlarını karşılayan çok değerli bir zât idi. O hayırlı evlâdın annesi olan siz niçin dileniyorsunuz?” der. Kadın:
— Hoca Efendi, bildiğin gibi tek çocuğum var, kocam yıllar evvel öldü. Oğlum sekiz ay evvel yurt dışına çıktı, bana biraz geçimlik bıraktı, onu çok tutumlu bir şekilde harcadım ama bitince çâresiz dilenmeye başladım!” der. Hoca Efendi:
— Peki anacığım, oğlun sana hiç para göndermiyor mu?” diye sorunca, kadın:
— Hayır, göndermiyor! Ama her ay renkli bir kâğıt gönderiyor, ben de evlâdımdan hatıradır diye onları evimin duvarına yapıştırıyorum.” der.
Kadının söylediklerinden sonra Hoca Efendi, kadının evini ziyâret etmeye gider ve ne görsün; kadının oğlu her ay annesine yüklü miktarların yazılı olduğu çek göndermiştir ama, kadının okuma yazması olmadığı için ne olduğunu anlamamış ve oğlundan hatıra diye evinin duvarlarına yapıştırmıştır.
Çeklerle berâber bankaya gidilir, çekler bozdurulur kadın; aslında sâhip olduğu ama bilemediği yüklü miktarda paranın sâhibi olur ve dilenmekten vazgeçer.
İDRÂK VE FARKINDALIK HAZÎNESİ
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (el-Necm Sûresi, 53/39) Lâkin burada çalışmak, yalnızca bedenle değil; akılla, idrâkle ve farkındalıkla olur. Zîrâ elinde olanı tanımayan, sâhip olduğu hazîneyi tüketemez.
Ne dersiniz? Aslında bu kadının durumu bizim hâlimizin özeti değil midir? Hepimizin evinde Kur’ân-ı Kerîm var ama okumasını ve muhtevâsını bilmediğimiz için, başka kaynaklardan dilenerek, huzuru, rahatı, mutluluğu ve saâdeti arıyoruz şu ilâhi fermana rağmen.
“Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (el-Râ’d Sûresi: 13/28) Oysa öyle büyük bir servete sâhibiz ki, sâdece dünyamızı değil, âhiretimizi de kurtaracak bir servet…
Allâh’ın kitâbı bizde de; okumayı ve anlamayı bir türlü beceremiyoruz… Halbuki Yüce Mevlâ Âl-i İmrân Sûresinin 138. âyeti kerîmesinde: “Bu (Kur’an), insanlar için bir açıklama, Allâh’a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidâyet ve bir öğüttür.” buyurmaktadır.
Allah’ın bize bahşettiği, elimizde olan ve inandığımız Kur’ân-ı Kerîm çekini keşfedip dünya ve âhiret saâdetine ulaşmaya ne dersiniz?
Tabi ki; yürüyen Kur’ân olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) 23 yıllık yaşanmış muhteşem hayat rehberliğini de okuyup anlamak zorundayız…
Bu altın hazîneleri bırakıp da, çöplerden ve çöplüklerden nemâlanmayalım. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurur: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”
Kur’ân ne bir felsefe kitâbı ne bir süs kitâbıdır. Âkif’in ifâdesiyle:
“İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.”
Kur’ân-ı Kerîm ne mezarlıkta okunan ölü kitâbıdır ne de bir fal kitâbıdır. Kur’ân-ı Kerîm bir “HAYAT” kitâbıdır, bir “YAŞAM” rehberidir; ondan öyle istifâde etmeliyiz. Mevlâna: “Canım sağ oldukça Kur’ân’ın bendesiyim, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yolunun tozuyum.” der. İşte bu tozun içindeki elması göremeyenler, sahte taşların peşinde ömür tüketirler bizler gibi.
Bir berceste beyit, bu hakîkati ne güzel dile getirir:
“Hazine üstünde oturur da dilenir nice kul,
Anahtar elindedir, lâkin açılmaz o gönül.”
Ve gönül ehli şöyle fısıldar:
“Okunmayan kitap, kilitli bir sandıktır;
Anlaşılmayan hakîkat, sönük bir kandıktır (kandildir).” (Eğer bir hakîkat anlaşılmıyorsa, o artık etrâfını aydınlatma özelliğini yitirmiş, sönmüş bir lamba/ışık gibidir.)
Yukarıdaki ibretlik hâdiseye bakarak biz de kendimizi bir tartalım mı? Raflarda tozlanan mushaflar, duvarlara asılan âyetler, eğer kalbimize ve amelimize inmiyorsa; o ihtiyar kadının duvarına yapıştırdığı ama bozduramadığı çeklerden ne farkı kalır?
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Nice insan, elinde hazineyle fakir gezer; nice gönül, Kur’ân’la yaşar da Kur’ân’sız kalır. Hakîkat, sahip olmakta değil; idrâk edip yaşamaktadır.
Ne dersiniz: “Biz de zengin doğup fakir ölenlerden mi olacağız, yoksa o “çekleri” îman bankasında bozdurup ebedî devlete erenlerden mi?..”
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene...
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

