BIST14.641,56%0.45
USD48.2387%0,23
EURO55,8944 %-0.4
ALTIN6.908,74 %-3.0

Hayâllerini rüyâlarına sokamamışsan!

Ahmet Çelik

Abone OlGoogle News
10 Ağustos 2026 11:27

Osmanlı’nın son dönemlerinde “Hattat Mehmet Efendi” lakabıyla meşhur devrin en önemli bir hattatı vardır. Çok öğrenci yetiştirir, çok güzel eserler bırakır. Mehmet Efendi’ye:

— Üstâd! Böylesine büyük hattat olmanın sırrı nedir? Bu kadar güzel eserler bıraktınız, hattâ birçok öğrenci yetiştirdiniz, bunu nasıl başardınız?” dediklerinde Mehmet Efendi:

— Hattatlığa başladığım dönemlerde beni kimse tanımazdı. İyi, kötü bazı eserler yazardım, iyi hocalarım vardı ama öyle bilinen biri değildim. Öylesine böylesine ilgileniyordum. Bir gün bir oduncu bana hayâtımın dersini verdi.” der. Etrafındakiler şaşkınlıkla:

— Üstâd, bir oduncu size nasıl bir ders verebilir ki?” derler. Hattat:

— Benim mürşidim, beni bugüne getiren mantığı bana aşılayan bir oduncudur.” der.

— Eee! Nasıl yâni?” dediklerinde başlar anlatmaya:

— Pencerede bekliyorum, bahçede kırılması gereken odunlar vardı. O yıllarda da oduncu demek, iri yarı adam demek. Oduncu dediğin baltası var, bileyicisi var, gelir bakar odunlara ve sizin gözünüzün önünde odunları parçalar ve iki saatte bir altın alır ve gider, bizim oduncu böyle bir adamdı. Bekledim, oduncu yok ortalarda ikindi karanlığı çökmeye başladı, gelmedi. Eyvah odunlar kaldı!” derken:

— Oduncuuuuu” diye köşeden cılız bir ses. Döndüm, seksen yaşlarında bir adam. Beli bükülmüş, paytak paytak yürüyor. Baktım şöyle. İçimden dedim ki “yâhu bu odun kırabilir mi, neyin oduncusu bu…” Hele bizim odunlar, budaklı, sert, kalın… Sonra baktım, çok emîn yürüyor, “oduncuuuu” derken sesi de titremiyor. Allâh Allâh dedim kendimce, ben bunu bir çağırayım bakayım bizim odunları kırabilir mi? Çağırdım ve:

— Amca gel bakalım bizim şu odunları kırabilir misin sen?” dedim. Döndü alaycı bir üslûpla bana baktı, tebessüm etti ve:

— Oğlum! Ben oduncuyum, odun kırıcısıyım.” dedi. Dedim ki:

— Bak amca, koca kütükler var bahçede, bunları kırabilir misin?”

— Kırarım oğlum!” dedi. Geldi baktı.

— Ne kadar zamanda kırarsın amca?”

— 1 saat!” dedi.

— Amca olur mu, bunlar iki saatten önce kırılmaz!”

— Oğlum ben oduncuyum, kırdıracaksan söyle.” Meraklanmaya başladım ve:

— Peki, ne kadar ücret alırsın?”

— 2 altın!”

— Yâhu amca ben hep kırdırıyorum, bir altın değil mi bunun ücreti?”

— Benim ücretim iki altın oğlum.” dedi.

— Bir saatte kırar 2 altınını alırım.” İnanmadım ama:

— Buyur kır!” dedim. İş ehlini, bir sanatkarı seyretmek insana müthiş haz verir o başladı kırmaya ben başladım onu seyretmeye.

Omzunda balta, kütüklerin yanına geldi baltayı bileyledi. Sonra yüzüme baktı, yer ayarladı kendisine. Âdeta odunlarla, kütüklerle konuşmaya başladı. Etrâfında dönüyor, sağına, soluna bakıyor, nereden vuracağını hesaplıyor, dönüp duruyor. Sanki bir müddet böyle hasbihâl etti odunlarla. Başladı. Vurdukça odunlar ayrıldı, en budaklı parçaları bile 1 saatte 2 defa bile vurmadan tek vuruşla kırdı ve bitirdi.

Hiçbir parçaya iki defa vurmadığını gördüm, ağzım açık seyrettim durdum. Hakîkaten çok zor iştir, koca bir evin ihtiyâcını bir saatte her bir parçaya iki defa vurmadan kırın da görelim bakalım. Neyse, işini bitirdi, baltasını topladı, odunları yerine yerleştirdi, bir su istedi.

— 2 altını getir bakalım evlat!” dedi. Koştum, altınları aldım getirdim avucuna koydum ve:

— Amca, bana bunun sırrını söyler misin? Hakkını da helâl et, nasıl kırdın bunları bir saatte, hem de tek vuruşta?” dedim. Oduncu gülümseyerek:

— Bak oğlum! Aleyhimde düşündün değil mi? Bu adam bu yaşta bu odunları kıramaz dedin, bakışların da öyleydi zâten.” dedi.

— Vallâhi ne yalan söyleyeyim öyle düşündüm, kıramaz dedim, nereden bileyim böyle yapacağınızı. Bu nasıl bir iş amca, ben yıllardır odun kırdırırım, bu kadar odunu bir saatte kıran olmadı bu bir, bir de hiçbir parçaya iki defa bile vurmadınız. Ne olur bana bunun sırrını söyleyin.” dedi ki:

— O kadar ileri gitme oğul!”

— Nasıl yâni amca?

— Bak. Benim bir saatime 2 altın ödedin.”

— Evet,”

— Şimdi ise 50 yıllık sırrı bedâva istiyorsun.” dedi. Güldüm, o da güldü:

— Peki, amca iki altın daha getireceğim bana anlatır mısın?”

— Bir cümle söylerim oğlum, benim bir cümlem 2 altındır.” Hemen gittim 2 altını getirdim avucuna koydum. Gözümün içine baktı dedi ki:

— Oğlum sen cömert bir adamsın sana bir değil birkaç cümle söyleyeceğim.” Suyundan içerken terlerini siliyor bir yandan da:

— Ne iş yapıyorsun oğlum sen?”

— Amca ben hattatım, hat yazarım.”

— Elif yapıyorsun, vav yapıyorsun, mim çiziyorsun değil mi yâni besmele falan yazıyorsun?”

— Evet,” dedim.

— Peki, oğlum sen hiç rüyânda elif gördün mü?” dedi. Düşündüm, düşündüm, gerçekten ben rüyâmda hiç elif görmemişim. “Oğlum sen “vav” da mı göremedin. “Mim” de mi görmedin rüyânda? Sen hiç besmele yazmadın mı rüyânda? Bak sana bir şey söyleyeyim oğlum senden hattat mattat olmaz sen bırak bu işi.” dedi.

— Yâhu amca niye böyle diyorsun?”

— Bak oğlum! Ben 50 yıldır odun kırıyorum. Bu yaşımda bile hâlen gece sabahlara kadar rüyâlarımda odun kırıyorum, hep odunlarla uğraşıyorum.

Düşün: “Bir adam ki hayâllerini rüyâlarına sokamamışsa o adamdan hiçbir şey olmaz oğlum. Hayâlini kuramadığın hiçbir işi rüyâna sokamazsın, hayâlinin işini düşünmezsen de başarılı olmazsın, hayâlin rüyâlarına girecek ve onlarla yaşayacaksın ki uyandığın zaman o hayâllerinin peşine düşeceksin!” dedi ve iki altını aldı gitti.

Pencerede oturdum düşündüm, düşündüm. Seksen yaşında bir oduncu bana seksen yıllık ders vermişti. Gerçekten çok mühim bir ders almıştım, her dersin bedeli olduğu gibi bedelini ödemiştim ama dersimi de almıştım. İşte ben ondan sonra rüyâlarımda “elif” görmeye, “vav” görmeye başladım, besmeleler yazdım. İşte beni böyle bir oduncu Hattat Mehmet yaptı…

            Âsâr-ı Gönül de der ki:

            “Başarılı olmanın sırrı önce o hayali kurmakta sonra onu rüyalarınıza taşımakla mümkün ve bu ülkenin böyle insanlara ihtiyacı var. Böyle insanlarımız da güzel ülkemizde var...”

            Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene...

            Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

                Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Ahmet Çelik

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları