BIST14.641,56%0.45
USD48.2387%0,23
EURO55,8944 %-0.4
ALTIN6.908,74 %-3.0

Gönül bahçesine girebilmek! -30

Ahmet Çelik

Abone OlGoogle News
27 Ekim 2026 11:47

Tebessüm sadakadır. En zor şartlarda bile yüzünden tebessüm eksik olmayan Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) ümmetiyiz.

Dindar ve ahlâklı olmayı asık suratlı olmak zannettiğimiz olur bâzen. Gülümsememek, çatık kaşlı olmak kemâl alâmetidir sanki.

Hâlbuki tebessüm nice kapalı kapıların açılmasına, nice katı kalplerin yumuşamasına sebep olabilir.

Gönül kapısı, zorbalıkla ya da asık bir çehreyle kırılarak açılan bir kale kapısı değildir; o kapının yegâne anahtarı, yüzdeki mütebessim bir çehre ve dildeki hâlisâne bir tatlılıktır.

İnsan, heybeti çatık kaşlarda aradıkça asıl celâli ve cemâli ıskalar. Kulun yüzündeki aydınlık, kalbindeki hidâyet nûrunun dışa sızan bir tecellîsidir.

Akabe Bîatı’ndan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mus’ab b. Umeyr’i (r.a.) Yesrib’e muallim, dâvetçi olarak göndermiştir. Mus’ab, güzel sûreti ve sîretiyle çalmadık kapı, ulaşmadık bir Yesribli bırakmamak için gayret eder.

Medîneli olan Esad b. Zürâre (r.a.) ile birlikte bir gün bir gruba İslâm’ı anlatırken Abduleşheloğullarının lideri Sa’d b. Muâz, Üseyd b. Hudayr’a:

— Git şunları arâzimizden çıkar. Gelmiş zayıf ve aciz olanlarımızın aklını çelip, dinlerini değiştirmeye çalışıyorlar,” der. Üseyd, Mus’ab b. Umeyr’in bulunduğu yere yalınkılıç gelir; sert ve kaba bir şekilde topraklarını terk etmesini ister.

Mus’ab (r.a.) yüzünden eksik olmayan tebessüm ve tatlı bir üslûpla:

— Buyur, beni biraz dinle. Hoşuna gitmezse hemen burayı terk ederim,” der. Üseyd:

— Doğru söylüyorsun,” der ve oturur teklîf edilen yere. O oturuşun kalkışı farklı olur. Müşrik olarak oturur, Müslüman olarak kalkar.

            “Söz ola kese savaşı,

            Söz ola kestire başı,

            Söz ola ağulu aşı,

            Yağ ile bal ede bir söz.”

            Güler yüzlü olmak ne güzel! Tatlı dilli olmak ne güzel! Seni öldürmeye gelenin hidâyetine, kurtuluşuna vesîle olmak ne güzel!

Dindar olmak; dar olmak, daraltmak değildir. Dindar olmak, merhametli olmaktır. Dindar olmak, muhabbetli olmaktır. Dindar olmak, mütebessim olmaktır.

Dindar olmak, hemhâl olmaktır. Dindar olmak, sana tahammül edemeyenleri bile rahmetle buluşturmaya çalışmaktır.

Uhud’da Efendimiz (a.s.)’ın mübârek vücûdunu ortadan kaldırmak isteyen müşriklerin saldırısıyla miğfer yanağına batar, dişi kırılır, ağzından kan akarken şöyle duâ ettiği duyulur: “Allâh’ım kavmimi bağışla! Zîrâ onlar bilmiyorlar!” Cenâb-ı Hak, kalpleri yumuşatan ve insanları hakîkate bağlayan o muazzam nebevî ahlâkı ve müsâmahayı âyetinde şöyle beyân etmektedir: “Allâh’ın rahmeti sâyesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrâfından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân, 3/159)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), mü’minlerin birbirlerine karşı takınması gereken o aydınlık yüzü ve muhabbet dilini şu mübârek hadîs-i şerîfleriyle îlân eder: “Din kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret bile olsa, hiçbir iyiliği küçük görme!”

İrfân şâiri Fuzûlî, yüzdeki o latîf tebessümün ve tatlı kelâmın gönül mülkündeki fethini şu cân bahşeden beytiyle ne güzel şerh eyler:

            “Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever,

            Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever.”

Yâni, cânı cânân için fedâ edecek bir tatlılık, o tatlılığın ardındaki samîmiyettir insanı insan kılan. Bir başka ârif ise şöyle seslenir çehresini karartanlara:

            “Asma çehren nâsa karşı, kalb-i mü’min aynadır,

            Her tebessüm bir sadaka, rızâ-yı Hakk’a gâyedir.”

            Hâsıl-ı Kelâm! Âsâr-ı Gönül der ki:

“Gönül bahçesinin kapısı ancak o bahçenin kokusunu üzerinde taşıyanlara açılır. Çatık kaşla hakîkat tebliğ edilmez; zîrâ insan sevilmediği kapının dervişi olamaz.

Düşünün bir an: nice hakîkat sözü vardır ki, söyleyenin çehresindeki sertlik yüzünden muhâtabın kalbine değil, kulağına dahi uğramadan geri döner.

Hâlbuki aynı söz, bir tebessümün kanadına binip gelse, en katı gönülleri dahi yumuşatır, en uzak yürekleri dahi kendine çeker. Zîrâ insan, önce sevileni dinler; sonra söyleneni anlar.

Sevgi olmadan atılan her söz, rüzgârda savrulan bir tohum gibidir — ne toprağı bulur ne de kök salar.

Mus’ab’ın (r.a.) yalınkılıç karşısındaki tebessümü de bunun içindir işte: kılıç, ancak bedeni tehdit eder; tebessüm ise kalbi fetheder. Bir insanın elinde kılıç olabilir, ama kalbinde kin varsa, o kılıç bir gönlü asla teslim alamaz.

Oysa kalbinde muhabbet, yüzünde tebessüm olan bir dervişin sözü, silahsız da olsa, en yalınkılıç gelen yürekleri dahi diz çöktürür.

Onun için, ey gönül bahçesine girmek isteyen! Kapının anahtarını çatık kaşında, yükselttiğin sesinde, sertleştirdiğin üslûbunda arama.

O anahtar, senin yüzünün aydınlığında, dilinin tatlılığında, kalbinin genişliğinde saklıdır. Unutma ki, sen bir kapıyı zorla açabilirsin, ama bir gönlü ancak sevgiyle açarsın.

Yüzün aydınlığı kalbin berâtıdır; çünkü içi karanlık olanın dışı ne kadar aydınlanırsa aydınlansın, o aydınlık sahtedir, geçicidir, sûnîdir. Hakîkî nûr, içeriden dışarıya sızar — tıpkı bir kandilin ışığının câmın arkasından görünmesi gibi…”

Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî âhenkle arındırmak isteyene…

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile…

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Ahmet Çelik

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları