Düşmeyesin!
Ahmet Çelik
Hep imtihandayız, hayat imtihan. Bu dâr-ı dünyâda adımlarımızı nereye bastığımızı, kalbimizi hangi niyetle süslediğimizi sorgulamak, îmânın bir gereğidir. İnsanın en büyük imtihanı, çoğu zaman yürüdüğü yolun genişliği değil; ayağının kayabileceği dar virajlardır. Zîrâ geniş yolda herkes yürür, dar geçitte ise irâde imtihana çekilir. Bu sebeple eskimezler, “Yolun genişliğine değil, kalbin istikâmetine bak!” derler. Çünkü kalp eğilirse yol düzelmez; kalp doğrulursa, dikenli yollar bile gülistana döner. Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de niyetlerin ve amellerin bir imtihan olduğunu şöyle beyân buyurur: “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2).
Bu ilâhî îkaz, insanın en sinsi düşmanının nefsinde gizli olduğunu haber verir. Kibir, insanın gözünü perdeleyen görünmez bir duvardır. Duvar yükseldikçe kişi kendisini yüksek zanneder; hâlbuki yükselen kendisi değil, araya giren perdedir. Bu yüzden berceste bir beyitte ne güzel söyler:
“Tevâzu ile yükselen, arşa değer başı;
Kibirle kabaranın, yer olur mezar taşı.”
İlim, makam, servet, şöhret… Bunların her biri, elbette birer nimet; fakat aynı zamanda birer imtihan vesîlesidir. Nimet büyüdükçe sorumluluk da büyür. Yağmur, toprağa rahmettir; lâkin sel olduğunda felâket olur. İlmin rahmet olması için tevâzu ile birleşmesi gerekir. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yükseltir.” Demek ki yükselmenin yolu, alçalabilmekten geçer. Başak olgunlaşınca eğilir; boş başak ise dimdik durur. Hakîkat de böyledir.
Kelâm-ı kibârda şöyle denilmiştir: “İlim amel ile, amel ihlâs ile, ihlâs da tevâzu ile korunur.” Bu zincir koparsa, ilim yük olmaya başlar. İnsanı Hakk’a yaklaştırmayan bilgi, kalbi kurutan bir rüzgâr gibidir. Kurutur, fakat yeşertmez. Onun için, “Âlim olmak kolay, âmil olmak zor!” derler. Bilmek başka, bildiğiyle yaşamak başkadır. Bilgi, kalbe inmiyorsa, dilde kalır; dilde kalan hakîkat ise insanı kurtarmaz.
İnsanın düşüşü çoğu zaman bir anda olmaz. Önce kalpte bir gevşeme başlar. Sonra niyet bulanır. Ardından amel zayıflar. En nihâyetinde, kişi fark etmeden yolundan sapar. Bu sebeple gönül ehli, her gün nefsini hesâba çekmeyi alışkanlık edinmiştir. Hz. Ömer’in şu sözü bu hakîkati ne güzel anlatır: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz.” Çünkü hesap, âhirette ağırdır; dünyada ise tedbirdir.
Şâirin dediği gibi:
“Bir adım kaydı mı, uçurum yakındır,
Gaflet uyur, düşüş ansızın sakındır.
Ayağını basarken düşün ey gönül,
Zemin ince, yol uzun, yük ağır, zamandır.”
İnsan, kendisini güvende hissettiği anda tehlikeye en yakın noktadadır. Bu yüzden hak dostları, korku ile ümit arasında yaşamışlardır. Korku, onları tedbire; ümit, onları rahmete götürmüştür. Ne ümitsizliğe düşmüşler, ne de kendilerini emniyette görmüşlerdir. İşte istikâmet budur.
Gönül ehli bilir ki; düşmemek için yürümek yetmez, duâ da gerekir. Çünkü kul yürür, fakat tutan Allah’tır. Bu yüzden büyükler, “Yâ Rabbi! Bizi bize bırakma” diye niyaz etmişlerdir. Zîrâ insan kendine bırakıldığında şaşar; Rabbine sığındığında kurtulur.
Netîce itibâriyle; ilmin izzetini, amelin ciddiyetini, tevâzunun zarâfetini kuşanan kimse, düşmekten korunur. Aksi hâlde, yükseldiğini zanneden nice kişi, fark etmeden kayar. O hâlde gönül, yürürken titremeli; konuşurken ölçmeli; bilirken susmayı da bilmelidir. Çünkü en sağlam adım, dikkatle atılandır.
Aman ya Rabbi! Ayağım kaymasın, kalbime ucb, kibir, gurur, enâniyet, riyâ hastalıkları sirâyet etmesin... İmâm-ı Âzam Ebû Hanife, çamurlu yolda yürüyen çocuğa:
— Aman yavrum düşmeyesin?” deyince çocuk:
— Efendim ben düşersem üstüm çamur olur. Ama siz düşerseniz yüzler, binler, milyonlar düşer, siz daha çok dikkat edin.” der. Bu ibretlik kıssa, bilginin, makâmın ve îtibârın yükünün ne kadar ağır olduğunu ve Hakk yolunda yürüyen bir önderin düşüşünün ne kadar büyük bir felâkete yol açabileceğini göstermektedir. Bir kâmil insanın düşüşü, sâdece kendi felâketi değil, peşinden gelenlerin de saptırılmasıdır.
“Allah ilmi insanlardan bir anda söküp almaz. Fakat âlimlerin ruhunu alarak ilmi alır. Nihâyet geride bir âlim kalmadığında, insanlar câhil önderler edinirler. Onlara sorular sorulur, onlar da bilgisizce fetva verirler. Böylece hem saparlar, hem saptırırlar.” Bu dehşetli manzaraya malzeme olmamak, İslâm’ın en nezih konularını en olmayacak zeminlerde konuşulmasına aracı olmamak, enâniyet ve şöhret peşinde koşmamak, nefsin şehvetine, servetin şehvetine kapılmadan bir duruş sergilemek gerekiyor. Bir kâmil insanın izzetini kuşanmak, o kâmil insanın duruşunu sergilemek gerekmektedir.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Bir ömür çalışarak dâhi çözüme kavuşturulamayan mevzularla hiç duymamış olanların zihinlerini yorup şevklerini kırmamak, ilmin izzetini kuşanmak gerekiyor. Yüksekten düşen taş kırılır; fakat eğilen dal meyve verir. Yükselmek isteyen, önce eğilmeyi öğrenmelidir. Zîrâ düşmemek, yürümekten değil; istikâmetten geçer...”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

