Dost biriktirmek!
Ahmet Çelik
Dünyevî fâni sermâyelerin, gelip geçici makamların ve tükenen alkışların ötesinde, insanın bu âlemdeki en büyük zenginliği ve hakîkî gâyesi, sâdık gönüllerde hayırla yâd edilmek ve dâimî bir duâ halkasına dâhil olabilmektir. Bu hakîkati idrâk eden gönül erleri için en değerli hazîne, ne altın ne gümüştür; bilakis samîmî bir dost, bir gönüldâş biriktirmektir. Zîrâ bu dâr-ı dünyâda ekilen sevgi tohumları, bir gün vefâ çiçekleri açar ve nihâyetinde duâ meyveleri verir. Bir kelâm-ı kibarda denildiği gibi: “Cihân’ın mâl-ü mülkü geçer, bâkî kalan yârin gönlündeki hâtıra-ı muhabbettir.”
Ancak bu yolculukta, gönül kâbesini kırmamak, samîmiyet deryâsını bulandırmamak hayâtî bir ehemmiyet taşır. Kâmil bir îman, incitmemeyi ve incinmemeyi emreder. Gönül ehli, kırılan bir kalbin özür ile tâmir edilse bile izinin kalacağını bilir ve bu sebeple, çiviyi hiç çakmamaya gayret eder. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki: “Mü’min, başkalarına elinden ve dilinden zarar gelmeyen kimsedir.” İşte bu nebevî düstur, dostluk biriktirmenin ilk ve en sağlam temelidir.
Arkadaşlarıyla sürekli tartışıp sonra da özür dileyen ve bunu mârifet gibi anlatan gence babası Şems-i Tebrîzi’nin;
“Sözü süzde söyle, gönlü bulandırmasın.
Sözü dizde söyle, kulağa inci diye takılsın.
Sözü yüze söyle, gıybet olup utandırmasın.” dizelerini hatırlatır ve şöyle bir tavsiyede bulunur:
— Evlâdım! Eline bir tahta al, her tartışıp kötü söz söyleyince tahtaya bir çivi çak. Özür dileyince de çaktığın çiviyi sök. Bir ay sonra yeniden konuşalım.” Baba bir ay sonra oğlundan tahtayı ister. Tahta yeni sürülmüş tarla gibidir. Her tarafı çivi izleri ile doludur. Baba nasîhatini şu ibretlik sözlerle tamamlar:
— Evlâdım her ne kadar özür dilemek erdemli bir davranış olsa da aslolan kırıp incitmemektir. Özür dilemek çiviyi tahtadan sökmek gibidir. Çivi çıkar ancak izi kalır. En iyisi çiviyi hiç çakmamaktır.”
İnsanların gönlünde güzel bir yer edinmek, sevgiyle anılmak Rabbimizin bize en büyük lütuflarından olmalı... Çünkü hayırla yâd edilmeye, duâ almaya vesile olur. Bu, candan geçip canânına varmayı gâye edinmiş, vefâyı îmânın bir şubesi saymış gönüllerin işidir. Eşi vefât eden bir dostumuz cenâze yıkanırken: “Suyunu fazla sıcak yapmayın, rahatsız olmasın.” diye tembihler yıkayanları. Ruhun çekildiği cansız bedenin bile rahatsız olmamasını düşündüren ne güzel bir sevgi bu! Bu derin ve sâfiyâne muhabbet, dostluğu bir feyz kaynağı hâline getirir.
Çünkü gönül ehli, çiviyi tahtaya çakmamayı şiar edindiği gibi, başkasının gönlünde açılmış yaralara da derman olmayı vazîfe bilir. Zarar vermemek bir başlangıçtır, aslolan faydalı olmaktır.
Nasıl bir kişiydi? Sorusuna, “Oturduğu muhitte, köyde hastaları, yaşlıları, yalnızları takip eder, her sofraya yetişirdi.” cevâbını alırdık zamanında. Diğergâm olmak... Fakir, muhtaç, hasta ve yaşlıları düşünmek... Başkası için yaşamak... Modern zamanların insanı yalnızlaştıran, daha da kötüsü, rahmetle anılmayı, duâ almayı engelleyen “Kendin için yaşa!” sloganına inat, gönül yapanın yâri Allah’tır. Berceste bir beyitte Yûnus Emre şöyle haykırır:
“Ben gelmedim dâvâ için, benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”
Evet, dost biriktirmek lâzım... Duâ almak lâzım... Sevgi ekmek lâzım... Emek vermek lâzım... İnanıp, sâlih ameller işleyerek gönüllere Rahman’ın sevgisini yerleştirmek lâzım. (diyanethaber)
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Aradaki yanlışlar, kabalıklar; yanlış ve kaba insanlar hatırlanmıyor bile...
Daha doğrusu hatırlanmak istenmiyor.
Sevgi ekmek lâzım...
Dost biriktirmek lâzım...
Duâ almak lazım...
“İnanıp, güzel işler yapmak lâzım... “İman edip sâlih ameller işleyenler için Rahman (gönüllere) sevgi yerleştirecektir...” (Meryem, 19/96)
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

