Cesaret yoksa esaret vardır!- 09
Ahmet Çelik
Bir Hint masalına göre kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Farenin bu hâlini gören büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Ancak fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar.
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde bu seferde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü ne yaparsa yapsın farenin korkusunu bir türlü yenemez. Onu eski hâline döndürür ve der ki:
— Sen cesâretsiz ve korkak birisin. Sende bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.” der ve fareyi kendi hâline bırakır. Goethe: “Mal kaybeden bir şey kaybetmemiştir. Onurunu kaybeden çok şey kaybetmiştir. Cesâretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.” Ünlü yazar Shakespeare de şöyle der:
“İnsanların çoğu, kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”
Zîrâ samîmiyetin mayası, sevginin kalesi ve güvenin limanı cesârettir. Cesâretin olmadığı yerde hakîkat sâhipsiz, ruh ise öksüzdür. Diğer tüm erdemler, cesâretin açtığı yoldan ilerleyerek rûha dâhil olur.
Dünya hayatı dediğimiz, şu göz açıp kapayana kadar geçen zaman dilimi içerisinde bir an bile imtihan içinde olduğumuzu unutmamalıyız. Çevremizin ve toplumun bize yüklediği sorumlulukları yerine getirebilmek için imkânları sonuna kadar zorlamalıyız.
Sorumluluk, kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir. Dolayısıyla hem bizim eserimiz olan eylemlerden hem de bizim yetki alanımızda yer alıp da bir şekilde harekete geçirici ya da durdurucu bir rol alacak biçimde müdâhil olmamız gereken davranışlardan sorumlu olduğumuz söylenebilir.
Ancak güç yetiremeyeceğimiz işlere de karışmamalıyız. Bütün bunları yaparken de cesâretimizi asla kaybetmemeliyiz. Zîrâ cesâretimizi kaybettiğimiz anda başkaları tarafından yönetilmeye başlarız. Kendi benliğimizi ve öz kimliğimizi inkâr eder duruma geliriz.
Cesâret, bir yürek işidir. Cesur değilse esirdir o kişi. Esâret, bilgece bir sükût değil, câhilce bir teslimiyettir. Hâlini kabullenen, içselleştiren bir esirin ne tarihe bağlı kökü ne geleceğe yönelik ideali vardır. İçinde cesâret barındırmayan bir esâret, köleliğin ilk adımıdır. Esir insanın öldüğünde hatırası veya eseri, yaşarken izi veya sözü olmayacaktır.
Esâret, sâdece hürriyetin kaybı değil, insanın kendi özgünlüğünü ve farklılığını fark edememe uykusudur. Ne zaman ki beşer, kendi farkını sorgulamaya ve o farkın bedelini ödemeye tâlip olursa, işte o zaman esâret zincirlerini kırarak şahsiyet makâmına, yani ‘insan’ olma şerefine yükselir.
Conant: “Kaplumbağaya bakın, sâdece başını dışarıya çıkarttığı zaman ilerler.” Keller: “Eğer hayat sâdece sevinçle dolu olsaydı hiçbir zaman cesur ve sabırlı olmayı öğrenemezdik.” diyerek sürekli sevinç ve mutluluğun cesâret ve sabrı öldüreceğini söyler. Bir atasözümüzde ise: “Cesurun bakışının, korkağın kılıcından keskin olduğu” belirtilir. Cesâreti ve adâleti ile bilinen Hz. Ömer: “Hâinlerin cesâretli, atılgan, iş başarır ve girişken olmalarından; öbür yanda ise, iyi ve dürüst insanların korkaklığından, çekingenliğinden ve pısırıklığından Allah’a sığınırım.” der.
Kudüs ve Mescid-i Aksâ Sancısı
Kudüs, İslâm’ın ilk kıblesi ve mirâcın mekânı olan Mescid-i Aksâ’ya ev sâhipliği yapmaktadır. Ne var ki Aksâ, artan Siyonist saldırılar karşısında yok olma tehdidini her geçen gün biraz daha hissetmektedir. İşgal edildiği tarihten bu yana sayısız saldırıya maruz kalan, yakılan, temelleri oyulan, bir bölümü yıkılan ve çevresi boşaltılan Mescid-i Aksâ, emsâli görülmemiş̧ sistematik bir yıkım siyâseti ile karşı karşıyadır.
Bölgeyi ve uluslararası toplumu, “yükselen terör tehlikesi” gibi sûni gündemlerle meşgul edip Mescid-i Aksâ’daki oldubittileri sinsi bir şekilde yürüten Siyonist proje sâhipleri, ne yazık ki İslâm dünyasındaki sessizlikten, dağınıklıktan, pısırıklıktan, korkaklıktan, çekingenliğinden de cesâret almaktadır.
Kısaca; “Cesâret yoksa esâret vardır!”
Tebrizli Şems: “Göz hoşuna gideni sever, akıl kendini anlayanı sever ama ruh kendine benzeyenden başkasını sevmez.” der. Şems’in bu kelâmı, Mescid-i Aksâ’ya bakışımızın da aynasıdır. Zîrâ Aksâ, ancak rûhu onunla aynı frekansta çarpan, dertli ve cesur gönüller tarafından gerçekten sevilebilir; paslı yürekler bu ulvî sevdâyı idrâk edemez.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“İnsanoğlu rızkı için uyanır da, rızkı veren için uyanmaz. Allah rızka kefildir ama îmana kefil değildir. Bu yüzden îmânınızı dert edinin, rızkınızı değil.” buyurur Hz. Ali. Bu îman derdi ise ancak cesur bir kalpte kök salabilir. Zîrâ cesâret kalbin omurgasıdır; omurgası çöken bir îman, şahsiyeti ayakta tutmaya yetmez.
Korkuya teslim olan, başkasının hikâyesinde figüran olur; cesâretle yürüyen ise kendi hikâyesini yazar.
Son söz bir beyitle:
“Cesâret bir meş’aledir, karanlığı deler,
Korku bir zincirdir, ruhu yere çeker.
Ayağa kalk ey gönül, hakka yaslan yürüyüşe,
Zîrâ cesâret varsa, esâret çözülür, biter...”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

