Burnundan kıl aldırmamak!
Ahmet Çelik
Lisânımızda yer alan “Burnundan Kıl Aldırmamak” deyimi, dışarıdan bakıldığında basit bir huysuzluk gibi görünse de aslında ruhun derinliklerine kök salmış bir enâniyetin tezâhürüdür.
Bu kişiler; öneriye kapalı, tenkide sağır ve nasihatten uzaktır. Gönül gözleri mühürlenmişçesine her dâim el üstünde tutulmayı bekler, çevrelerine karşı yüksek bir perdeden bakarlar. Oysa bu sahte ihtişam, insanın kendi hapishânesidir. Kutsal Kitâbımız bu hâli ne güzel özetler:
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.” (İsrâ Sûresi, 37. Âyet)
Aynı zamanda selâmsız ve kelâmsız olan bu tür kişilerle ilgili güzel bir hikâye anlatılır.
Bulunduğu yerin ileri gelenlerinden biri olan Osman Efendi, sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlâç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.
Doktor çağrılır. Lâkin Efendi’nin baş ağrısı artarak devam eder. Üstüne üstlük baş ağrısının yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır ama nâfile... Osman Efendi, ağrıyı kestirene servet vaat eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı teyakkuza geçer. Baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hâle getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Efendi, bu defâ da apar topar yurt dışına Zürih’e götürülür. Haftalarca hastânede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. Osman Efendi’ye teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Efendi bitkin, âile perişan... “Kader.” denilir, memlekete dönülür. Efendi, yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın hem keyfi yerine gelsin hem de saç sakal bakımı için eski berberi Mehmet çağrılır.
O zamanki berberler; doktor olmayan kasabalarda, köylerde dişçilik, hasta bakıcılık, yani “koca karı ilâcı” denen şeyleri kullanarak vatandaşı tedâvî etmeyi de kendilerine görev edinmişlerdir.
Alet edevatını çantasına dolduran Berber Mehmet gelir, Efendi’yi tıraşa başlar. Bir yandan tıraşını yapar, bir yandan da baş ağrısından sızlayıp inleyen Osman Efendi’nin derdini dinler. Dinler, dinledikçe de içinden:
— Allah Allah… Onca doktora gitmiş, ülkeler dolaşmış, bir çâresini bulamamış; hayret. Derdi veren Allah, dermânını da verir hâlbuki ama koskoca ağa, dermanını bulamamış işte,” diye iç geçirir. Bir ara Efendi’nin sızlanması hafifleyince Berber Mehmet, utana sıkıla, biraz da korkarak:
— Beyim, kızmayın ama sakın burnunuzda kıl dönmüş olmasın!” der. Efendi sinirlenir:
— Ne kıl dönmesi oğlum, bilgiç bilgiç konuşma...” diye azarlar berberi. Efendi öyle der amma Berber Mehmet de bu arada ağanın burun deliklerine eğilip iyice bakar, sonra:
— Hah, işte! Evet, bak kıl dönmesi. Ben şimdi onu oradan alırım!” diye mırıldanır. Efendi daha bir öfkelenir:
— Ne yapıyorsun? Sen câhil adamsın. Zâten canım burnumda, başıma bir iş de sen açma!” der. Ama Berber Mehmet, başını sallayarak:
— Evet ağam, hakikaten canınız burnunuzda!” diyerek tıraş ettiği Efendi’nin öfke dolu bakışlarına aldırmadan cımbızı kaptığı gibi burunda dönen kılı çekip alıverir.
Ev halkı, ağanın çevreyi ayağa kaldıran çığlıklarıyla irkilir. Korku ve heyecanla cümbür cemaat odaya dalarlar.
Osman Efendi, Berber Mehmet’i ayağının altında hırpalayıp durmaktadır. Güç belâ berberi ağanın elinden kurtarırlar. Zavallı berber, az kalsın ağanın elleriyle boğulmak üzeredir.
Ortalık sakinleşir. Berber Mehmet korkudan kaçar. Ev halkı ağanın kanayan burnuna pansuman yapar, yüzünü gözünü kolonya ile ovarlar.
O gece Efendi, on sekiz aylık acıdan sonra ilk defâ rahat bir uykuya dalar. Ertesi sabah, aylar sonra ilk defâ uykudan rahat ve huzurlu bir şekilde uyanır. Ne başı ağrır ne gözleri yaşarır... Efendi yeniden doğmuş gibi mutlu ve sağlıklıdır.
Doktorlar, burunda dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını o zaman fark ederler. Çözümün bu kadar basit olabileceğini hiç kimse düşünmemiştir.
Aylarca acılar çekilmiş, servetler dökülmüştür. Burnundan kıl aldıran Osman Efendi artık sapasağlamdır.
Berber’i çağırtır, neredeyse bir servet bağışlar ve elini omzuna koyarak:
— Evlâdım hakkını helal et. Sen bana çok kıymetli, unutulmayacak bir hayat dersi verdin!” der. Evet, işte hikâye böyle…
Peki sizce nedir o hayat dersi, dostlar?
“Burnundan kıl aldırmayanın başı ağrıdan kurtulmaz!”
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”
“Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder,
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder.”
Hayat akarken bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olabilir. Bu çözümlere ulaşmak için; yeri, yurdu, aşı, işi ne olursa olsun herkesi dinlemeyi bilmek, herkesin fikirlerine açık olmak gerekir.
İnsanlar bu deyime, bu hikâye yüzünden küçük bir ekleme de yapmışlar:
“Burnundan kıl aldırmayanların başı çok ağrır!”
Bugün etrâfımızda çok var böyleleri... Burnundan kıl aldırmazlar!
İsimlerinin önünde bulunan rütbe, makam, mevki, para vs. olanlar; o büyük gücün verdiği zenginlikle “Dünyayı ben yarattım.” havasındadırlar! Ne olursa olsun gün olur, devran döner! O büyük gücü veren o büyük etiketler, bir gün sizleri de kapı dışına iterler... Zenginliğinizden eser kalmaz, kendinizi çırılçıplak hissedersiniz.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Bugün rütbesine, makamına veya malının çokluğuna güvenip “dünyayı ben yarattım” edâsıyla gezenler, aslında burundaki o küçük kıl kadar âcizdirler. Unutulmamalıdır ki; mülk Allah’ındır ve gün gelir o parlak unvanlar birer yük hâline dönüşür.
Mevlânâ: “Bahar mevsiminde bir taş yeşerir mi? Toprak gibi mütevâzî ol ki senden renk renk güller ve çiçekler yetişsin!” der...”
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene...
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...

