Bir ayet—bir yorum
Ahmet Çelik
“Ey îman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allâh’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir...” (el-Hucurât Sûresi, 49/12)
Gönül Dünyasının Üç Büyük Yarası: Zan, Tecessüs ve Gıybet
İlâhî beyan, müminin şahsiyetini inşa ederken üç menfi hasleti şiddetle meneder. Bunlar; hakikate dayanmayan zayıf tahminlerin pençesine düşmek yani zan, başkalarının mahremiyet perdelerini aralamaya çalışmak yani tecessüs ve dillerin zehri olan gıybettir.
Bir İnsanlık Ayıbı Olarak Gıybet
Gıybet; bir mümin kardeşinin gıyabında, işittiği takdirde kalbini mahzun edecek sözleri sarf etmek, kusurlarını dile dolamaktır. Kur’ân-ı Kerîm, bu hazin durumu tasvir ederken sarsıcı bir teşbih kullanır: Gıybet etmek, ölü kardeşinin etini yemek gibidir. Bu benzetme, gıybetin sadece bir söz kalabalığı değil, aynı zamanda fıtratı bozan dehşetli bir sevgisizlik ve saygısızlık nişanesi olduğunu ihtar eder.
Gıybet, toplumun vakarını zedeleyen, onurları lekeleyen içtimai bir cürümdür. Aynı zamanda bu tutum, kişinin ahlâkî zaafiyetini; insanların kusurlarını yüzlerine söyleyecek yüreklilikten mahrum, korkak bir mizaç taşıdığını ele verir. Bu sebeple irfan geleneğimizde gıybet, şifası ancak samimi bir nedametle mümkün olan ağır bir manevi hastalık kabul edilmiştir.
Dinlemenin Mesuliyeti ve Nebevî İkaz
Bu illete ortak olmamak adına, gıybeti dinlemek de en az onu sarf etmek kadar haram kılınmıştır. Hakiki edep; gıybet edeni hikmetle susturmayı ve bir Müslümanın izzetini muhafaza etmeyi en mukaddes vazife bilir. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), bu husustaki sınırları şu eşsiz ölçüyle çizmiştir: “Eğer söylediğin şey kardeşinde varsa gıybet etmiş olursun; şayet yoksa ona iftira etmiş olursun.”
Kardeşlik Hukukunun Esasları
Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) gönüllere şifa olan şu emri, huzurlu bir toplumun anayasası hükmündedir: “Zandan sakınınız; zîrâ zan, sözlerin en yalan olanıdır. Birbirinizin eksikliğini görmeye çalışmayınız, gizli hallerini araştırmayınız (tecessüs etmeyiniz), başkalarını kıskanmayınız, birbirinize kin beslemeyiniz ve sırtınızı dönmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeşler olunuz.”
Gönül kâbesini yıkmamak, dili gıybetin isinden, kalbi zannın pasından temiz tutmakla mümkündür. Gerçek mümin; hüsnüzanla bakan, başkalarının kusuruna gece gibi olan ve her nefesinde kardeşlik ruhunu tazeleyendir.
“Ehl-i irfan arasında aradım, kıldım talep,
Her hüner makbul imiş, illâ edep, illâ edep.”
Diyânet Sözlüğü;
Zeval vakti:
“Güneşin tepe noktasından batıya doğru hareket etme zamanı…”
Şâirin Dili
“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir.
Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır.”
Lâedri
Esmâ-i Hüsnâ
eş-Şekûr
“Yapılan iyi amellerin karşılığını bolca veren…”
Bir Soru - Bir Cevap
SORU : Borç ilişkilerinde takas (mahsuplaşma) caiz midir?
CEVAP : Takas, zimmette sabit olan borçların karşılıklı mahsuplaşma suretiyle düşürülmesini ifade eder. Karşılıklı borçlarda cins, vasıf, vade vb. niteliklerde eşitlik olması, tarafların veya üçüncü şahısların hakkının ihlâl edilmemesi ve faiz yasağı gibi şer’î bir kuralın çiğnenmemesi kaydıyla, borç miktarınca takas işlemi yapmak caizdir. Buna karşılık borçlar arasında cins ve vasıf farklılığı var ise takas ancak karşılıklı rızâ ile gerçekleşebilir.
Örneğin aynı miktar Türk Lirası borçlarında mahsuplaşma, tarafların irâdesine bağlı olmaksızın kendiliğinden gerçekleşirken altın borcu Türk Lirası ile ancak karşılıklı rızayla takas edilebilir. Bununla birlikte ilerde meydana gelebilecek tartışmaların önüne geçilmesi açısından, kendiliğinden gerçekleşen mahsuplaşmadan tarafların haberdar olması uygun olur. (kurul.diyanet.gov.tr)
Lügât Mahzeni
Zemzem:
“Hz. İbrahim, oğlu İsmail ve eşi Hz. Hacer’i Mekke’ye bıraktığında Allah tarafından onlara ikram olarak verilen Kâbe’nin yanındaki kaynak suyu...”
Bir İnci
Meryem Sûresi’ndeki en derin ders şudur; “Bâzen yok olmak isteyeceğin kadar yalnız ve çaresiz hissedebilirsin; ama Allah’a sığınmak, en karanlık anları bile aşmanın tek yoludur...” der...
Peyganber Efendimizden (s.a.v.)
“Kişiye kıyamet günü kitabı açılmış olarak getirilir. Kitabına bakan kişi şöyle der: “Ya rabbi, benim işlediğim şu şu ibâdetlerimin sevapları nerede? Onları kitabımda göremiyorum.” Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanları gıybet etmen nedeniyle ibâdetlerinin sevapları imhâ edildi...” (Münziri, et-Tergıb, Beyrut, 2002, 3/332)
Âhiret mîzanında muâmele, kişinin dünya heybesinde biriktirdiği günâh ve sevap oranlarına göre şekillenir. Ancak bu hassas dengede insanı en çok sarsan, üzerinde titrediği sâlih amellerini bir anda yitirmesine sebep olan “kul hakları”dır. İnsan, bâzen mahşer meydanında heybesi dolu gelse de üzerinde hak sâhibi olanların talepleri karşısında çaresiz kalarak “müflis” durumuna düşebilir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.) bu dehşetli manzarayı şu hadîs-i şerîf ile tasvir eder:
“Müflis kimdir bilir misiniz? Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kıyâmet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir. Aynı zamanda şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüş olarak gelir. Bunun üzerine iyiliklerinin sevabından şuna buna verilir. Eğer üzerindeki haklar ödenmeden sevapları tükenirse, hak sahiplerinin günâhlarından alınarak onun üzerine yüklenir. Sonra da o kimse cehenneme atılır.”
Gıybet de zehirli bir kul hakkı ihlâli olduğu için, eğer usulüne uygun tövbe edilip helallik alınmazsa, kişinin sâlih amellerini -mânen- bir ateşin odunu yediği gibi yer bitirir ve onu mânevi iflasa sürükler. Elbette bir tek gıybetle kişinin bütün sevapları bir anda yok olmaz; ancak merhum Üstâd’ın ifade ettiği gibi; “Her bir günâhta küfre gidecek bir yol var.” hakîkatince, her gıybette de ebedî iflasa kapı aralayacak bir meyil gizlidir. Eğer bu yanlış yoldan dönülmezse, günâhlar birikerek ruhu kuşatır ve kişi zamanla iflas bayrağını açar.
Şâirin şu mısraları, dilin âfetine karşı ne güzel bir ikazdır:
“Gıybet etme, eyleme kalbin mülevves dâimâ,
Zîrâ odur sâlih amelleri mahveden bir ejderhâ.”
Sâlih amellerin zâyi olması; ya mîzan başında günâh-sevap dengesinin bozulması ya da hak sahiplerine sevapların devredilmesi neticesinde yaşanır. Ancak Cenâb-ı Hakk, sonsuz rahmetinin bir tecellisi olarak, samimiyetle nedâmet duyan kulunu kapısından çevirmez. Kur’ân-ı Kerîm’de müjdelendiği üzere: “Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Furkân Sûresi, 25/70).
Diğer taraftan, günâhlarla kirlenen kalp, tövbe imbiğinden geçip temizlenmezse; namazın huşûundan ve diğer ibâdetlerin manevi feyzinden mahrum kalır. Günâhlar kalp üzerinde siyah birer leke (rân) oluşturur ve nûr-ı ilahînin oraya nüfuz etmesine mâni olur.
Netice itibarıyla gıybetin amelleri bitirmesi; mahşer günü gıybeti yapılan kişinin, haksızlığa uğradığı oranda gıybetçinin sevaplarından pay almasıyla vuku bulur. Dolayısıyla gıybet eden, kendi eliyle kazandığı hazinesini başkasına ikram etmiş olur. Bu dehşetli akıbet, sadece gıybet için değil, tüm kul hakları için geçerli olan değişmez bir kanun-ı ilahîdir. Nezaketi ve adaleti elden bırakmayan gönül ehli ne güzel söylemiş:
“Gönül çalap’ın tahtı, çalap gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise.”
Kırkambar
Tevâzûnun Tacdâarı: Selmân-ı Fârisî’den Bir Kıssa
Rivâyet olunur ki Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Selman bizden, Ehl-i Beyt’tendir.” iltifâtına mazhar olan Selmân-ı Fârisî, ömrünün son demlerinde Medâin vâliliği vazîfesiyle şereflenir. Lâkin o, vâlilik cübbesini değil, derviş abasını izzet bilir; saray odalarını değil, gönül sarayını îmâr etmeyi seçer.
Cenâb-ı Hak “Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Câhiller onlara laf attıkları zaman, "selâm!" der (geçer)ler…” [Furkân Sûresi,25/63] buyurarak tevâzû ehlini medheder. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) de “Allah için tevâzû göstereni Allah yüceltir.” müjdesiyle bu hâlin ecrini beyân eder. İşte Selmân, bu ilâhî ve nebevî ölçüyü ete kemiğe büründürmüş bir sahâbîdir.
Şam diyârından Teymoğulları Kabîlesi’ne mensup bir tâcir Medâin’e gelir. Yanında kervanından ayırdığı bir yük de incir vardır. Pazar yerine doğru giderken, sırtında yamalı bir aba, başında sâde bir sarıkla duran Selmân’a rastlar. Onun kim olduğunu bilmez. Kılık kıyâfetine bakıp sıradan bir hamal sanar ve kendince aşağılar bir uslubla seslenir:
— Hey hamal sen! Gel şunu taşı da zahmetten kurtulayım!” Nitekim atalarımız “Büyük başın derdi büyük, büyük gönlün yükü ağır olur.” der; velâkin büyük gönüller, yükten kaçmaz, yük alır. Selmân bir an tereddüt etmez. Zîrâ onun lugatinde “ben vâliyim” diye böbürlenmek yoktur; “Ben Müslümanım, kardeşime hizmet ederim.” şuuruna sâhiptir. Sessizce yaklaşır, yükü sırtlar ve tâcirin gösterdiği istikâmete doğru yürümeye başlar.
Çarşının ortasına vardıklarında halk, vâlilerini o hâlde görünce hayretle mırıldanmaya başlar. Nihâyet biri dayanamayıp tâcire seslenir:
— Be adam! Yükünü taşıyan zât Medâin vâlisidir! Selmân’dır o!” der. Şamlı tâcirin benzi kül gibi olur. Utancından yere bakarak kekeler ve:
— Vâli hazretleri… Binlerce defa özür dilerim. Sizi tanıyamadım, kusûrumu bağışlayın.” der. Selmân ise yükü hâlâ sırtında, tebessümle cevap verir:
— Zararı yok kardeşim. Söz verdik bir kere. Bu yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim. Hem bilmez misin? ‘İnsanların efendisi, onlara hizmet edendir.” Zîrâ o, her zaman nebevî düstûru bu hâliyle yaşamıştır.
O gün Medâin sokakları, vâliliğin abâya, izzetin hizmete, büyüklüğün tevâzûya dönüştüğü bir derse şâhit olur. Makam, Selmân’ı yükseltmemiş, Selmân makamı yükseltmiştir. Zîrâ şâir ne güzel söyler:
“Yüksekte duranlar aşağıda görünür,
Hakîkî yücelik alçak gönüllüde bulunur.”
İşte tevâzû böyle bir tâcdır. Başı yerde olanı gökte azîz eder. Makam hırkasını çıkarıp kulluk abasını giyenler hem bu dünyâda hem ukbâda kazananlardır.
Yâ ilâhî!
“...Kalplere çöken karanlığı zikrinle aydınlat. Unutulan merhameti yeniden gönüllere koy. Zulme uzanan elleri durdur, şerre yönelen niyetleri hayra çevir. Mâsum çocukların ürkek bakışlarını emniyete, gözyaşlarını rahmetine emânet ediyoruz muhâfaza eyle..…”

