BIST14.641,56%0.45
USD48.2387%0,23
EURO55,8944 %-0.4
ALTIN6.908,74 %-3.0

Bir ayet- bir yorum

Ahmet Çelik

Abone OlGoogle News
27 Ağustos 2026 09:57

“O (cc), beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, beni yediren ve içirendir. Hastalandığımda bana şifâ veren O’dur. Beni öldürecek ve sonra diriltecek olan da yine O’dur...” (el-Şuarâ Sûresi, 26/78-81)   

Mukaddes Bir Emânet: Sağlık ve Kul Hakkının Sınırları

Nefes aldığımız her an, damarlarımızda dolaşan her damla kan ve nihâyetinde bizi ayakta tutan sıhhat; Yüce Yaradan’ın insanlığa lütfettiği en nâdide, en paha biçilemez emânetidir. Bu dünyada varoluş sebebimizi gerçekleştirmek, O’na lâyıkıyla kulluk edebilmek ve insanlığa hayır tohumları ekebilmek ancak bu aziz emaneti titizlikle muhâfaza etmekle mümkündür. Mü’min, kendisine bahşedilen bu bedeni ve ruhu hoyratça harcayan değil, her zerresinin hesâbını vereceğinin bilinciyle yaşayan bâsiret sahibi bir emânetçidir.

Tedbir: Mesuliyet Şuurunun İlk Adımı

Tarihin muhtelif dönemlerinde insanlığı sınayan, kitleleri derin kederlere sevk eden salgın hastalıklar karşısında takınılacak tavır, inancımızın ve insanlığımızın en büyük mihenk taşıdır. Bulaşıcı bir illetin kol gezdiği zamanlarda hem kendi sıhhatimizi korumak hem de çevremize bir esenlik kalkanı olmak için tedbir zincirine sımsıkı sarılmalıyız. Zira tedbiri terk etmek, yalnızca bir ihmalkârlık değil; kâinatın işleyişindeki sebep-sonuç dairelerini görmezden gelerek ilâhi nizâma karşı körleşmektir.

Şâirin şu hikmetli beytinde buyurduğu gibi:

            Tedbirini terk eyleme, takdir Hudâ’nındır,

            Sen gayretini göster de ferman Hudâ’nındır.

            Görünmez Bir İhlal: İhmalkârlık ve Kul Hakkı

Salgınlar karşısında lâkayıt kalmak, temizlik ve koruma kurallarını fütursuzca çiğnemek, meseleyi sâdece şahsi bir özgürlük alanı olarak görmek dehşetli bir yanılgıdır. Attığımız her tedbirsiz adım, maskelemediğimiz her nefes, riâyet etmediğimiz her mesâfe; mâsum bir canın hastalanmasına, acı çekmesine, hatta hayattan kopmasına sebebiyet verebilir. Aklımızdan ve kalbimizden asla çıkarmamalıyız ki: Kendi sağlığımızı tehlikeye attığımız anda, zincirleme bir reaksiyonla başkalarının da hayat hakkına kastetmiş oluruz. İslâm hukukunun ve ahlâkının en hassas olduğu nokta ise kul hakkıdır.

Yüce Allah, Kitâb-ı Kerim'inde bizleri şöyle uyarır: “...Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın...” (Bakara, 2/195) Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz ise âdeta çağlar ötesinden bugünün salgın ve kamu sağlığı kurallarını şekillendirerek evrensel bir düstur vâ’zetmiştir: “Zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur.”

Kul hakkı, affı ancak muhâtabının rızâsına bağlı olan en ağır mânevi yüktür. Bir mü’minin ihmâli yüzünden bir başka insanın sağlığından olması, ödenmesi mümkün olmayan bir vebâlin altına girmektir. Sağlığımızı korumak şahsi bir tercih değil; Allâh’a karşı bir şükür borcu, topluma karşı ise en mukaddes ahlâki ve hukûki mesûliyettir. 

Diyânet Sözlüğü;

Cemâl:

“Allâh’ın lutuf ve rızâsına delâlet eden isim ve sıfatlarını ve O’nun mutlak güzelliğini ifâde etmek için kullanılan bir tasavvuf terimi…”

Şâirin Dili

“Nâdan bilmez cevheri, kelâmı ziyan eyleme,

Ehl-i irfan bulmadan, her gönüle söyleme...”

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Esmâ-i Hüsnâ

el-Celîl

“Hiçbir kayıt ve kıyas kabul etmeksizin azamet sâhibi, kıymeti ve mertebesi en yüce olan…”

Bir Soru - Bir Cevap

SORU        : Belâ ve musîbetler kader midir? 

CEVAP        : Belâ ve musibetleri üç grupta değerlendirmek gerekir:

a)- İnsan iradesinin söz konusu olmadığı bela ve musibetler (doğal afetler gibi).

b)- İnsan iradesinin kısmen söz konusu olduğu bela ve musibetler (kısmen kabahatli olunan trafik kazaları gibi).

c)- İnsan iradesinin söz konusu olduğu bela ve musibetler (alkollü araç kullanarak sebebiyet verilen kazalar, dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu maruz kalınan hastalıklar gibi). Bu sayılanların hepsi Allah’ın takdiri iledir.

Mü’mine düşen ise, kaderini bilmediğinden dolayı her çeşit bela ve musibete karşı tedbir almak, bunlara maruz kalınması durumunda ise sabredip kadere inanarak teslimiyet göstermektir. Bu teslimiyet, ihmal, kusur veya kasıtlı olarak gerçekleşen ve hak ihlallerine yol açan durumlarda sorumlulukların cezasız bırakılmasına rıza gösterilmesi anlamına gelmez. Şunu unutmamak gerekir ki Allah sonsuz rahmet ve inayet sahibidir. Dolayısıyla musibete maruz kalan bir kimseyi, sabretmesi kaydıyla büyük mükâfatlara nail kılacaktır. Ayrıca Allah insanları imtihan ettiği için, dilerse birtakım bela ve musibetler verebilir. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) haber verdiğine göre tarih boyunca en büyük sıkıntılara peygamberler ve salih insanlar maruz kalmıştır. İnsanlar bu durumda kulluklarının gerektirdiği tutum içinde olmalıdırlar.  (kurul.diyanet.gov.tr)                          

Lügât Mahzeni

İhlâs:

“Kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allâh’ın rızâsını gözetmesi anlamında ahlâk ve tasavvuf terimi...”

Bir İnci

Hz. Ali’ye: “Başımıza gelen sıkıntılar, imtihan mıdır? Yoksa ceza mı.?” diye sorduklarında İlmin kapısı: “Eğer bizi Allâh'a yaklaştırıyorsa imtihandır. Uzaklaştırıyorsa cezâdır...”  der...

Peygamber Efendimizden (s.a.v.)

“Allah, indirdiği her hastalığın muhakkak şifâsını da vermiştir…” (Buhârî, Tıb, 1)

Bu Siperimiz Tedbir, Şifâmız Tevekkül: Emânete Sadâkatin Bedeli

İnsanoğlunun bu dünya gurbetindeki en büyük sığınağı bâsiret, en muhkem zırhı ise tedbirdir. Henüz kapımızı çalmamış, gölgesi üzerimize düşmemiş dert ve hastalıklara karşı uyanık olmak, musîbet gelmeden evvel set çekmek bizlere yüklenen en birinci vazifedir. Salgınların ve amansız illetlerin fırtınası karşısında savrulmamanın yegâne çâresi; hayatı her vechesiyle kuşatan topyekûn bir temizlik seferberliğidir.

Bu arınma ve korunma hareketi; tenimizi pak tutan beden temizliğinden, ruhumuzun aynası olan kıyâfetlerimize; şifâya vesile olması gereken rızıklarımızın helal ve temiz olmasından, adımladığımız hânelerin ve çevrelerin temizliğine kadar uzanan mukaddes bir bütünlüktür.           

Emânete Sadâkat ve Huzurun Kapısı

Şüphesiz ki sıhhat, Yüce Yaradan’ın bizlere muhâfaza etmemiz için lütfettiği, geri alınmak üzere verilmiş paha biçilmez bir emânettir. Mü’min olmanın asil şiârı; bu ilâhi emânete lâyıkıyla sâhip çıkmak, onu her türlü tehlikeden korumak adına takâtimizin son kertesine kadar gayret göstermektir. Biliriz ki emek verilmeden, ter dökülmeden ve sebep dâiresine tutunmadan beklenen kurtuluş beyhudedir.

Şâirin şu veciz beytinde ifâde ettiği gibi:

Gözle rızkın rehnini, sa'y eyle kalma bî-nasîb,

Sen şifâ istersen evvel, derde tedbîr et tabîb.” (Nasibini gözle, gayret et ve nasipsiz kalma; eğer şifâ istiyorsan, her şeyden önce derde karşı tedbir al.)

İlâhi Yardım ve Şifâya Açılan Eller

Bizler kul olarak üzerimize düşen sorumluluğu bir kulluk borcu bilip yerine getirdiğimizde, rahmet kapıları da ardına kadar aralanacaktır. Attığımız her temizlik adımı, kuşandığımız her tedbir, aslında kavli duâmızı tamamlayan fiili birer niyazdır. İşte bu şuurla hareket edildiğinde, Allâh’ın sonsuz yardımı ve inâyeti tecelli eder; gönüller sükûnete, hâneler huzura kavuşur.        Unutulmamalıdır ki Kelâm-ı Kadîm’de vaat edilen ilâhi müjde nettir. "Şüphesiz ki insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39) Biz tedbiri kuşanıp emânete sadâkat gösterdikçe, O (cc) dertlerimize devâ, amansız hastalıklarımıza şifâlar ihsan edecektir. Çünkü hakîki şifâ, esbâba sarıldıktan sonra Şâfî olan zâta teslim olmakta gizlidir.

Kırkambar

Gayb Âleminin İşçileri: Kuba Mescidi’nin Mukaddes İnşâsı

Tarihin ve mekânın ötesine taşan, akılları hayrette, gönülleri sükûtta bırakan öyle anlar vardır ki orada kelam âciz, insan nefesi yetersiz kalır. İşte bu destanî anlardan biri, İslam medeniyetinin ilk göz ağrısı, ilk hasret menzili olan Kuba Mescidi’nin yeniden îmar edildiği günlerde, Yüksek Mimar Mahmut Sâmi Kirazoğlu’nun şâhitliğiyle zamana nakşolunur.

Taşın Dile Gelişi ve Akılları Zorlayan Hikmet

Kuba’nın yeniden yapım şerefi kendilerine tevdi edildiğinde, mîmari hesapların, cetvellerin ve insan gücünün sınırlarını aşan ilâhi bir tecelli baş gösterir. İnşaat sahasında, fiziken ve mantıken izâhı mümkün olmayan bir muamma yaşanmaktadır. Mühendisler bir yanda altı sıra, diğer yanda dokuz sıra duvar örmekte; fakat seher vakti şantiyeye adım attıklarında, taşların kendi kendine yükseldiğini, eksiklerin tamamlandığını, duvarların insan elinin değmediği bir süratle göğe doğru boy verdiğini hayretle müşâhede etmektedirler. Bu bir günlük, üç günlük bir tesâdüf değil; her sabah tekrarlanan apaçık bir mucizedir. Tam bu hayret girdâbında, gecenin karanlığını yaran mukaddes bir ses ve tepede beliren nurâni bir zat, o sarsıcı hakîkati fısıldar:

— Siz bu inşaatı yalnız kendiniz mi yapıyorsunuz zannediyorsunuz? Burada çalışan melâikeleri görmüyor musunuz?”

Gözden Gizlenen Ordular ve Âyetlerin Şahitliği

İşte o an, insanoğlunun kibrini yerle yeksan eden, acziyetini gözler önüne seren ve kalpleri gözyaşlarına boğan o muazzam sır ifşâ olmuştur. Kul, taşları üst üste koyduğunu zannederken; göklerin kapısı aralanmış, melekler saf saf o mübârek beldenin inşâsına memur edilmiştir.

Bu ilâhi yardım, asırlar evvel Bedir’de, Hendek’te Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimize uzanan o nurâni ellerin, O’nun mescidinden de çekilmediğinin en açık delilidir. Yüce Yaradan, Kitâb-ı Kerim'inde bu görünmez orduların hakîkatini şöyle beyan buyurur: “...Sizin görmediğiniz ordular indirdi...” (Tevbe, 9/26) Aynı zamanda Kuba Mescidi, daha ilk gününden itibâren riyâdan, kibirden uzak, sâdece ve sadece rızâ-i ilâhi için yükselen bir takva âbidesidir. Allah û Teâlâ onun bu asil mayasını şöyle methetmiştir: “...İlk günden takva üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır...” (Tevbe, 9/108)

Gönül Sızısı ve Şükür Gözyaşları

Fahr-i Kâinat Efendimizin Medine-i Münevvere’ye hicret ederken ilk adımını attığı, her cumartesi bizzat ziyâret ederek namaz kıldığı ve “Kim evinde güzelce abdest alır, sonra Kuba Mescidi’ne gelir ve orada namaz kılarsa, ona bir umre sevabı vardır” müjdesiyle şereflendirdiği bu mekân, sıradan bir taş ve harç yığını değildir. O, meleklerin omuzlarında yükselen bir gönül sarayıdır.

Şâirin şu beyti, mîmarın şahsında tüm mü’minlerin ruh hâlini ne güzel aksettirir:

            “Gözün varsa gör bak, asâr-ı kudret aşikârdır,

            Cihanda her ne varsa, hep o lütfa intizardır.”

Kul elini uzatır, lâkin yaptıran o Sultan'dır... Mimarın hıçkırıklarla “Yâ Rabbi! Bu nasıl bir şeydir, bu nasıl bir hikmettir?” diyerek secdeye kapandığı o an; kulun aradan çekilip, Şâh-ı Cihân’ın tecellisine şâhit olduğu andır. Ne mutlu o taşlara harç olanlara, ne mutlu o mukaddes inşâda meleklerle omuz omuza saf tutanlara...

Yâ Îlâhî!    

“...Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru...”

(el-Mü'min Sûresi, 40/7)

Sayfa Dizayn ve Teknik Sorumlu

Ahmet ÇELİK

Kocaeli İl Murakıbı

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Ahmet Çelik

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları