BIST12.668,52%1.70
USD43.2797%0,13
EURO50,1988 %-0.1
ALTIN6.358,87 %-0.5

Asar-ı gönül: Vakti gelmedi mi? 

Ahmet Çelik

Abone OlGoogle News
19 Nisan 2026 15:02

İnsanoğlunun dünya serüveni, çoğu zaman farkına varılmayan sessiz bir dönüşümün hikâyesidir. Tıpkı o meşhur kurbağa misâlinde olduğu gibi... Kurbağayı kaynayan suya atarsanız, can havliyle sıçrar ve mutlak bir ölümden kurtulur. Ancak onu soğuk su dolu bir tencereye koyup altını kısık ateşte, usul usul ısıtırsanız; suyun ısındığını hissetmez. Rahatlık ve alışkanlık içinde, o tatlı rehavetin kurbanı olur; sonunda haşlanarak ölür.  

Bu merhametsiz deney, aslında modern insanın ruhî trajedisini îzah eden en çarpıcı hakîkatlerden biridir. Yaşadığımız hayatın akışında duyduklarımız, gördüklerimiz ve bizzat fâili olduğumuz yanlışlar, zamanla sıradanlaşıp birer “rutin” hâline geliyor. Bizler değişiyoruz, dönüşüyoruz hatta bozuluyoruz; fakat içinde bulunduğumuz su yavaş ısındığı için ruhumuzdaki yanıkları fark edemiyoruz. 

Bir gün, toplumda önemli mevkilerinde görev alan birkaç arkadaş bir araya gelir, nefis muhasebesi yaparlar. İçlerinden biri büyük bir özgüvenle:  

— Elhamdülillah, Rabbim bize çok mühim makamlar, ağır sorumluluklar nâsip etti ama biz hiç değişmedik, hep aynı kaldık.” deyince, odadakiler birbirine bakar ve acı acı gülümsemeye başlarlar. Sessizliği bozan ise aslında bir ayna olan şu cümledir: 

— Dostum, aramızda en çok değişen, mevkisiyle en çok başkalaşan, çirkinleşen ve çirkefleşen maalesef sendin.” İnsan, aynaya bakarken bile kendi ruhundaki kırışıklıkları göremeyecek kadar “nimet sarhoşu” olabilir. 

Dünyada sâhip olduğumuz imkânlar, emânet oldukları unutulduğu an bizi zehirlemeye başlar. Rabbimiz, Furkân Sûresinin 17. ve 18. âyeti kerîmelerinde kendisinden başkasına kulluk edip yoldan sapanlara ve onların peşinden gidenlere şu dehşetli soruyu soracak: “Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” Onlar ise mahcûbiyetle: “Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Lâkin sen bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihâyet onlar da Seni anmayı unuttular ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular.” diyecekler.  

Nimeti veren’i, nimetin içinde kaybetmek asıl felâkettir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) bizleri bu hususta şöyle uyarır: “Ademoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister. Ademoğlunun karnını topraktan başka bir şey doldurmaz...”  

Bu durum, sıcak bir yaz gününde bir tabağa bırakılan balın etrâfına üşüşen arı ve sineklerin hâline benzer. Arı ve sinek, o tatlı hortumunu balın derinliklerine sapladığında sâdece o anki lezzete odaklanır. Ayaklarının batağa gömüldüğünü, kanatlarının yapış yapış olduğunu fark etmez. Doyup da kanat çırpmak istediğinde ise artık çok geçtir; ayak çıkmaz, kanat kalkmaz. Nîmet, ona mezar olmuştur.  

Sâdece maddiyat değil; algılarımız ve ideolojik kabullerimiz de bizi aynı girdâba sürükler. Üstâd Necip Fâzıl’ın; 

“Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem! 

Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem, 

Orta kat: Mavs oynayan annem ve âşıkları, 

Alt kat: Kız kardeşimin tamtamda çığlıkları.” bu meşhûr tablosundaki gibi; aynı evin her katında ayrı bir dünya kurulur; bir katında babaanne tesbihle ağlarken, diğer katında hayatın tamtamları arasında ruhlar savrulur gider. 

Peki, bu hızlı ve acımasız akışta çözüm nedir? Çözüm; kendimizi hayatın debisine bırakmamak, zikir ve kitap ile aramıza giren mesâfeyi kaldırmaktır. Kalplerimiz katılaşmadan, rûhumuz o kaynayan suda haşlanmadan şu ilâhî sese kulak vermeliyiz: “Îman edenlerin Allâh’ı zikir ve Hak’tan inen âyetlere kalplerinin yumuşayıp tamamen boyun eğme zamanı hâlâ gelmedi mi?” (57/16-17). 

Allah, ölümden sonra yeryüzüne hayat verdiği gibi, katılaşmış kalplere de zikirle hayat verir. Ne dersiniz? Hakîkati görecek göz, duyacak kulak ve hissedecek bir kalp için hâlâ vakit varken; uyanma zamanı gelmedi mi? 

Âsâr-ı Gönül de der ki:  

“Sâdece maddi nimetler değil insanı değiştiren; asıl tehlike, idrâkin ve vicdanın uğradığı erozyondur. Kendini dünyanın merkezine koyan insan, etrâfındaki her şeyi kendine hizmet eden birer köle sanır da, aslında kendisinin makâmın, paranın ve nefsin kölesi olduğunu fark etmez. 

Ziyâ Paşa’nın şu hikmetli beyti, bu sahte parıltılara kanmamamız gerektiğini ne güzel anlatır bizlere: 

“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz 

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” 

İnsanın aynası yaptığı iştir; boş sözlere, sahte tevâzuyla süslenmiş büyük laflara bakılmaz. İnsanın aklının ve rûhunun derecesi, bıraktığı eserde ve sergilediği ahlâkta tecelli eder. 

Zîrâ hakîkat dilde değil, hâldedir.  

Unutma ey gönül!  

Makamlar geçici, rütbeler fâni,  

Sırtındaki yükle kalırsın yâni...” 

Elbette anlayana, anlamak isteyene… 

Hâsıl-ı Kelâm! 

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!” 

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile... 

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Ahmet Çelik

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları