Yaş mı önemli yaşantı mı?
Tuana Yılmaz
İnsanın aklını kurcalayan bazı sorular vardır ya hani… Cevabı ne tarafa çeksen öbür tarafı seni kolundan tutup yeniden düşünmeye zorlar. “Yaş mı önemli, yaşantı mı?” sorusu tam da böyle, hem geleneklerin ağırbaşlı gölgesini hem de geleceğin asi rüzgârını aynı anda taşıyan, insana içli bir tokat gibi vuran cinstendir. Çünkü bir yanda takvim yaprakları masaya yumruğunu vurur: “Bak dostum, bu kadar yıl geçti!” der. Diğer yanda ise insanın içinde dolaşan o ince ses fısıldar: “Bir dakika… Bu yılların içinde gerçekten ne yaşadın, ne öğrendin, ne hissettin?”
Yaş, kağıt üzerindeki soğuk bir rakamdır. Yaşantı ise insanın alnındaki çizgilerden daha gerçek bir arşiv. Biri devlet dairesinde sorulur, diğeri hayatta attığın her adımın arka plan müziğidir. İşte tam burada kilit kırılır: Yaş, bir veri; yaşantı, bir hikâyedir. Ve hikâyeler… Onlar her zaman verileri döver. Çünkü insanı insan yapan şey ne nüfus cüzdanındaki tarih, ne pastadaki mum sayısıdır. İnsan, biriktirdikleri kadardır; sevdiği, kaybettiği, yeniden başladığı, vazgeçtiği, yanıldığı, affettiği, kırdığı, kırıldığı, öğrendiği, unuttuğu, yeniden hatırladığı her şeyin toplamı…
“Yıl sayısı insanı büyütmez; anılar büyütür.”
Yaş aldıkça bilgeleşeceğimiz sanılır. Oysa bazen koca bir ömür, boş bir defter gibi sessizce tüketilir. Bazı insanlar 60 yaşına gelir ama hâlâ 18’indeki kadar dar bir pencereden bakar hayata. Bazıları vardır, 18’inde öyle şeyler yaşamıştır ki, ruhu sanki 60 yıllık bir arşiv gibi derindir. Burada mesele zamanın geçmesi değil; zamanın sende ne bıraktığıdır.
Ömrüne onlarca yıl ekleyebilirsin ama bir yıl içine ömür sığdıranlar da vardır. Onları ayıran şey “kaç yaşında oldukları” değil, “bu yaşa nasıl geldikleri”dir. Çünkü yaşantı, rakamların hükümranlığını delip geçen bir güç taşır. Bir gözyaşı, bazen bir yılın öğretemediğini öğretir. Bir kayıp, insanı bir gecede büyütebilir. Bir aşk, üç saniyede devrim yaptırabilir. Bir hatayı fark etmek, yılların kurutamadığı bir çatlağı doldurabilir.
“Tecrübe, yaşla gelmez; yaşadığınla gelir.”
Bu cümle kulağa klasik gelebilir ama gerçekliği tokat gibi: Aynı yaştaki iki insanın dünyası bambaşka olabilir. Kimi mücadeleyle büyür, kimi konforla. Kimi hayata dişlerini göstermek zorunda kalır, kimi rüzgâr bile değmeden yürür. Bu yüzden yaşının çokluğu, tecrübenin garantisi değildir. Asıl belirleyici olan, insanın yolda gördükleri ve görürken nasıl değiştiğidir.
Hayat bazen acımasız bir öğretmendir, dersleri serttir ama kalıcıdır. Bazen de munis bir dosttur; en büyük dönüşümleri küçük tesadüflerle fısıldar. İnsan hepsinden bir şey öğrenir. Kimi dersler gecikir, kimi tam zamanında gelir. Ama önemli olan derslerin tarihini değil, derslerin etkisini taşımaktır.
Her insanın iki yaşı vardır:
Takvim yaşı – doğup büyüdüğün süre.
Ruh yaşı – yaşayıp öğrendiğin süre.
Takvim yaşını değiştiremezsin. Ama ruh yaşını her gün yeniden yazarsın.
“O zaman cevap ne?”
Yaş mı önemli, yaşantı mı?
Cevap net ama tek kelime değil:
Yaş, yolun ne kadar uzun olduğunu söyler. Yaşantı ise bu yolda neler gördüğünü.
Biri mesafe; diğeri hikâye.
Biri sayı; diğeri mana.
Ve insanı değerli yapan hiçbir zaman sayı olmadı.
Değer, hep hikayedeydi.
Hep yaşantıdaydı.
Hep kalbin sessiz defterindeydi.
Son söz:
Ve sahne kapanırken hayatın sana bıraktığı tek şey, ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığındır.

