Suçluluğun gölgesinde kendimize dönüş
Tuana Yılmaz
Bazı şeyleri bıraktığımızda içimizi burkan, göğsümüzün tam ortasına çöreklenen o suçluluk hissi… Hani kararın mantıklı olduğunu biliriz, kalbimiz “git” der, aklımız “bırak” der ama içimizde görünmez bir jüri sürekli fısıldar: “Ya yanlış yapıyorsan?”
İşte tam da bu duygu, insanın kendi tarihine, alışkanlıklarına, sadakat anlayışına, korkularına ve umutlarına düğümlenmiş kadim bir iç çatışmadır. Bırakmak, pratikte bir eylemdir; ama ruhsal anlamda devasa bir dönüşümdür. Ve dönüşümün olduğu her yerde, suçluluk gölgesi uzun uzun dolaşır.
Bazen zaten bitmiş bir şeyi bitirdiğimiz için bile suçlu hissederiz. Çünkü insan, bağ kurma eğiliminde yaratılmıştır; nesnelerle, insanlarla, alışkanlıklarla, benlik algısıyla, hatta acısıyla bile bağ kurar. Bir şeyi bıraktığımızda aslında sadece onu değil, o şeye yüklediğimiz anlamları da bırakırız. Bir dostluğu bitirmek, yılların birikimini çöpe atmak gibi gelir. Zararlı bir alışkanlığı terk etmek, kendimize iyi bakmaya karar vermektir ama aynı zamanda “ben bugüne kadar kendime yeterince bakmadım” demektir. Bir hayali rafa kaldırmak, çocuk masumiyetimizle vedalaşmaktır. Bu yüzden bırakmak acıtır. Çünkü bıraktığımız şey, aslında iç dünyamızda bir parça temsil eder.
Toplum da bu suçluluğun ateşine körükle gider. “Sabretmelisin.” “Emek verdin, devam etmelisin.” “Bırakan kaybeder.” “Zoru görünce kaçma.”
Bu cümleler kulağımıza işledikçe, ayrılmak bir yenilgi, vazgeçmek bir ayıp, düşmek bir utanç olur. Oysa bazen kalmak asıl yenilgidir. Ama biz yine de içimizdeki o eski kodlamaya sadık kalırız. Çünkü insan, kendi içindeki geleneğe –yani öğrendiği davranış kalıplarına– her zaman bağlı kalır. Geçmişteki doğrularımız, geleceğimizin değişmez kural kitabı gibi davranır. Bir ilişkiden çıkarken, bir alışkanlığı bitirirken, zararlı bir işten ayrılırken, hatta sadece bir eşyayı çöpe atarken bile kendimize “ihanet ediyor” hissine kapılmamız bundandır.
Ve suçluluğun bir başka kökü daha vardır: kendimize verdiğimiz değer ile ilgili çıplak gerçekler.
Bazen bir şeyi bırakmak, kendimizi seçmektir. Ve birçok insan kendini seçmeye alışık değildir. Hep başkalarını düşünmek, başkalarına karşı sorumluluk hissetmek, başkalarının mutluluğunu korumak… İçimizde yıllarca büyüttüğümüz bu görev bilinci, bir kararın merkezine kendimizi koyunca paniklemeye başlar. “Beni kötü biri yapar mı?” “Bencillik mi?” “Ya onlar ne olacak?”
Bu sorular, kendimize gösterdiğimiz saygının bile suçluluk ile gölgelenebildiğini anlatır. Aslında kendimizi seçmek kutsal bir adımdır; ama bu adım, alışkanlığı kırdığı için ağır gelir.
Bazen de bıraktığımız şey bir alışkanlık değil, bir kimliktir. Örneğin yıllarca aynı işte çalışmış biri, istifa etmeye kalktığında sadece işini bırakmaz; yıllardır kendini tanımladığı rolü de geride bırakır. Bir ilişkiyi bitiren biri sadece bir sevgiliden ayrılmaz; “biz” olarak yaşadığı bir dünyayı terk eder. Bir arkadaşlıktan kopmak sadece bir insandan uzaklaşmak değildir; geçmiş hatıraların, ortak şakaların, paylaşılan kaygıların, birlikte büyütülen umutların kapısını kapatmaktır. Ve insan geçmişine karşı her zaman sorumluluk hisseder. Bu yüzden bırakmak kimlik çatlağı yaratır, kimlik çatlağı suçluluk getirir.
Derinlerde bir yerde, ilkel bir korku daha dolaşır: “Kaybedersem ne olur?”
İnsan zihni bilinmeze karşı tetiktedir. Bir şeyi bırakmak, bilinmezliğe doğru bir adım atmaktır. Bu adım ne kadar özgürleştirici olursa olsun, zihnin karanlık köşeleri fısıldamaya başlar: “Ya daha kötüsüne denk gelirsen?” “Ya pişman olursan?” “Ya bunu hak etmiyorsan?”
Belirsizlik korkusu, suçluluğu besleyen en büyük yakıttır. Çünkü insan, kötüyü bile bildiği sürece onunla yaşamayı öğrenir; ama bilinmeyeni sevmez. Bazen kendimize yük olmaya başlayan şeyi bile, sırf bildik olduğu için bırakmakta zorlanırız.
Fakat yine de hayatın en ilginç paradoksu şudur: Suçluluk, çoğu zaman doğru yolda olduğumuzun işaretidir.
Çünkü suçluluk, değişimin ayak sesidir. Eski benliğimiz, yeni benliğimize direnir. Alışkanlıklarımız, dönüşümün kapısını kapamak ister. Eski hayat düzenimiz, özgürlüğü korkutucu bulur. Ama her suçluluk dalgasının altında küçük bir gerçek saklıdır: Büyüyoruz.
Bir şeyden ayrıldığımızda suçluluk hissediyorsak, aslında biz değer veren bir insanız demektir. Bağlarımızı ciddiye alan, geçmişine sahip çıkan, sorumluluk bilinci yüksek bir ruhuz demektir. Bu kötü değil, aksine karakterin çekirdeğidir. Fakat aynı ruh, gerektiği yerde kendi geleceği için adım atmayı, kendi iyiliği için vazgeçmeyi, kendi huzuru için kapı kapatmayı da öğrenmelidir.
Bırakmanın suçluluğu, belki de insanın hem en kırılgan hem de en güçlü tarafıdır. Çünkü içimizde iki ses çarpışır: biri geçmiş, biri gelecek. Biri alışkanlık, biri umut. Biri korku, biri cesaret. Biri tutunmak, biri serbest bırakmak… Bu çarpışma olmazsa, dönüşüm de olmaz. İnsan, iç çatışması bitince değil, iç çatışmasının içinden geçince büyür.
Peki neden suçluluk hissederiz?
Çünkü vicdanlıyız.
Çünkü bağlıyız.
Çünkü sorumluluk sahibiyiz.
Çünkü değer veriyoruz.
Çünkü kaybetmek bizi korkutuyor.
Çünkü belirsizlikten çekiniyoruz.
Çünkü kendimizi seçmeye alışık değiliz.
Çünkü geçmişimizi hafife alamıyoruz.
Çünkü insanız.
Ve insan olmanın en güzel tarafı da işte budur: içimiz kırılır ama yine de yürürüz. Suçluluk duyarsak bile adım atarız. Bazen titreyerek, bazen ağlayarak, bazen ne yaptığımızı bilmeden… ama yine de ilerleriz. Çünkü ilerlemek, ruhun doğal yönüdür.
Ve sonunda fark ederiz ki:
Bırakmak bir son değil; suçu üzerimize alan bir doğum sancısıdır.
Yeni bir benliğin, daha huzurlu bir kalbin, daha güçlü bir geleceğin sessiz başlangıcıdır.
Bazen suçlu hissederiz, evet.
Ama çoğu zaman:
O suçluluk, özgürlüğün ilk fısıltısıdır.

