BIST12.668,52%1.70
USD43.2797%0,13
EURO50,1988 %-0.1
ALTIN6.358,87 %-0.5

“Pardon… Sizi kendim gibi sandım”

Tuana Yılmaz

Abone OlGoogle News
18 Aralık 2025 17:10

Pardon… sizi kendim gibi sandım. Ne kadar basit bir cümle, değil mi? Ama içinde öyle dev bir yanılgının, öyle derin bir beklenti çukurunun yankısı var ki; insan bunu söyleyince aslında hem karşısındakini hem de kendini ifşa ediyor. Çünkü birini kendimiz gibi sanmak, en güçlü arzularımızın, en kör noktalarımızın, en temiz iyi niyetlerimizin pat diye ortaya döküldüğü o saf ama acıtan anlardan biridir. Birini kendimiz gibi sandığımızda aslında ona değil, kendi içimizdeki iyiye, sadakate, zarafete, doğruluğa bakıyoruz; “O da böyle olmalı, o da böyle davranmalı, o da böyle düşünmeli” diye kendimizi kandırıyoruz. İşte bu yazı, tam da bu kandırılışın uzun, kıvrımlı, zaman zaman şiirsel, zaman zaman kurumsal raporlara benzeyen ama tamamen insan doğasının kırık aynalarından süzülen bir yolculuğu.

İnsanın en büyük stratejik hatası—kurumsal tabirle “yanlış beklenti yönetimi”—birini kendine benzetmesidir. Sanırız ki herkes verdiğini alır, herkes söylediğini kasteder, herkes kırdığı yerde özür diler, herkes sevdiğini belli eder, herkes incitmekten çekinir, herkes güvenince tutar. Oysa gerçek hayat, bu beklentilerin hiçbiriyle çalışmayan dev bir şirket gibi yönetilir: Sürekli değişen departmanlar, tutarsız raporlar, eksik imzalar, netlikten kaçan toplantılar… Birini kendimiz gibi sandığımızda aslında başka bir insanla değil, kendi ideal benliğimizle konuşuruz. Karşımızdaki ise çoğu zaman o standarda bağlı değildir. Kimileri için sadakat yalnızlığa karşı geliştirilmiş bir stratejidir, kimileri için sözler rüzgârın elindeki hafif kâğıt parçalarıdır, kimileri için emek anlık bir hevesin yan ürünü, kimileri içinse değer vermek yalnızca ihtiyaç anlarında devreye giren bir opsiyondur.

Ama işte… biz yine de yanılırız. Çünkü insanın fıtratında, yüzyılların geleneğinde, kültürün damarlarında, büyüdüğümüz hikâyelerde bir "benim gibi" beklentisi vardır. Eskiler bunun adını “gönül gözü” koymuş, modern dünya “yansıtma” diyor, Z kuşağı ise “Ben sana ne yaptıysam sandım ki sen de bana onu yaparsın” diye özetliyor. Kuşaklar değişiyor, jargonlar değişiyor, ama yanılgı sabit: Karşımızdakini bize benzeyen bir versiyona dönüştürme çabası. Bu çaba çoğu zaman fark edilmez bile; inceliğin herkes için doğal kabul edildiği, vefanın bir refleks olduğu, kahvenin yanında minik bir gülümsemenin sadakat sayıldığı o eski zihinsel kodlarımızla hareket ederiz. Ve karşımızdaki bunu karşılamadığında sessiz bir hayal kırıklığı damarlarımızda dolaşmaya başlar.

Aslında bu yanılgı masumdur; insan kendi içindeki güzelliklere o kadar güvenir ki, onları başkalarının da taşıdığını sanmak ister. Yanılsama büyür, büyür, sonra bir gün çat diye kırılır: “Pardon… sizi kendim gibi sandım.” Bu cümle, yenilmişlik değil; bir farkındalık deklarasyonudur. Resmî söylemle: “Algı–gerçeklik uyumsuzluğu tespit edilmiştir.” Daha lirik söylemek gerekirse: Kalbin, karşı kıyıya atmaya çalıştığı köprü yanlış malzemeden yapılmıştır; daha ilk yağmurda çökmüştür. Yine de insan köprü kurmaya meyillidir, bu da işin romantik trajedisi.

Bazı insanlar güveni bir cam bardak gibi taşır—her yere dikkatle koyar, çizilmesin diye korur, gerekirse kendi ister kırılır ama güveni kırmaz. Bazıları ise güveni plastik bir su şişesi gibi tutar—bükülür, ezilir, gerekirse atılır, yenisi alınır. Biz cam gibi davrananlar, plastikçilerle karşılaştığımızda işte o cümleyi kurarız: “Pardon… sizi kendim gibi sandım.” Çünkü onların esnekliği bize sorumluluktan kaçış gibi gelir, bizim kırılganlığımız onlara gereksiz dramatiklik. Bu iki dünya birbirine dokunduğunda gürültü kopar; biri sessizliği sever, biri uğultuyu. Biri kelimelerin ağırlığına inanır, diğeri sessiz kabullerle yürür. Birini büyüten gelenekler sabır öğretir, diğerini büyüten çağ yenilik ister. Yine de biz, tüm farklılıklara rağmen insanların kalbinde bir ortak frekans olmasını isteriz. Ve olmadığında hayal kırıklığı, hafif bir tebessüm eşliğinde kendini gösterir.

Bu yanılgının en şiirsel tarafı şudur: Her yanılış aslında kendimizi biraz daha anlamamızdır. Kendimiz gibi sandığımız insanları kaybettikçe, “Ben kimim?” sorusuna bir adım daha yaklaşırız. Çünkü birine yansıttığımız iyi niyet kırıldığında, aslında kendi içimizdeki iyiliğin sınırlarını keşfederiz. İnsan, karşısındakinin davranışları üzerinden kendi karakter haritasını çıkarır: Ben böyle yapmam dediği her olayda, kendine ait bir değer çentik atar. Birine güvenip karşılık göremediğinde kendi sadakat kapasitesini fark eder. Birine iyilik yapıp karşılık beklemediğinde kendi merhamet hacmini ölçer. O kişi aslında bizim haritamızı daha net çizmemiz için birer işaret fişeğidir.

“Pardon… sizi kendim gibi sandım” demek, biraz da şudur:

Sizin kalbinizin benimki gibi titrediğini düşündüm.

Sözlerinize benim kadar kıymet verdiğinizi sandım.

Verilen sözü tutmanın sizde de bir asalet göstergesi olduğuna inandım.

Benim gibi çekinerek kırarsınız, benim gibi severek korursunuz, benim gibi yorulurken bile incelikle davranırsınız sandım.

Ama yanılmışım.

Bu itiraf, mağlubiyet değil; bilgelik. Çünkü insan yanıldıkça keskinleşir, keskinleştikçe sakinleşir, sakinleştikçe hayatı daha geniş bir perspektiften görür. Birinin bizim gibi olmadığını fark etmek; aslında kendi gelişim raporumuzun, hayatın bize sunduğu bir öğrenme çıktısıdır. O raporda şunlar yazar:

– Beklentileri optimize et.

– İnsan profillerini doğru analiz et.

– Varsayımları minimize et.

– Duygusal yatırımı risk dağılımı yaparak gerçekleştir.

Ama işte… insan duyguları Excel tablolarına sığmaz. Kalbin ROI’si hesaplanmaz. Bazen her şeyi bilerek yine de yanılırız, yine de severiz, yine de düşeriz, yine de güveniriz. Çünkü insan, kalbinin köşesine “belki bu defa benim gibidir” diye küçük bir umut bırakmadan yaşayamaz. Geleneksel değerler böyle öğretir: İyiliğini yap, karşılık bekleme. Modern dünya ise başka bir şeye ikna eder: Kimse kimse gibi olmak zorunda değil. İkisi birleştiğinde ortaya tatlı bir bilgelik çıkar: Beklemeden ver, ama yanılınca da şaşırma.

Sonuç?

İnsan, insanı tanıdıkça aslında kendisine döner. Ne kadar verebilir, ne kadar susabilir, ne kadar dayanabilir, ne kadar vazgeçebilir? Bunların hepsi başkaları üzerinden yapılan içsel keşiflerdir. Ve bu keşiflerin sonunda kurulan o cümle, artık sitem değil; sakin bir farkındalıktır:

“Pardon… sizi kendim gibi sandım.”

Bu cümle, bir kapanış değil; yeni bir başlangıcın anahtarıdır.

Kendimizi daha doğru tanıdığımız, insanlardan mucizeler değil, gerçeklikler beklediğimiz; kalbimizi korurken yine de cesur olduğumuz bir başlangıç.

Çünkü yanılmak bizi kötü yapmaz, sadece daha net yapar.

Ve belki de en güzeli şu:

Birini kendimiz gibi sandığımız her hatada, aslında kendimize biraz daha benzeriz.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Tuana Yılmaz

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları