Küllerinden doğmayan hikayelerin büyük sessizliği
Tuana Yılmaz
Masalların ilk cümlesi hep aynıdır: Bir varmış, bir yokmuş… Ama kimse sonunun nasıl biteceğini söylemez. Çünkü bir masalın bitişi, çoğu zaman kahramanın değil, seyircinin beklediği şeydir. Hayatın kendisi ise seyircinin beklentilerini umursamaz; kendi akışında devam eder, kendi yasalarını koyar, kendi darbelerini indirir. İşte bu yüzden bazı hikâyeler mutlu sonla bitmez. Kimi zaman kahraman ölmez; sadece yorulur, vazgeçer, büyür, kabuk değiştirir, ellerini dizlerinin üzerine koyar ve yola bakarak sessizce “bitti” der. Bu yazı, tam da o tür hikâyelerin, yani masalı bitmiş ama mutlu sona uğramamış insanların sessiz ama ağır gerçekliğine adanmış uzun bir yolculuktur.
Hayatta bazı bitişler, kapı çarpmasıyla değil, usulca kapanan bir kapı gıcırtısıyla gelir. Bir gün uyanırsın ve fark edersin: artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Bir zamanlar rengârenk olan sahnen artık solmuş; kelimeler yorulmuş, kalp darbeleri yavaşlamış, umutlar ince bir toz tabakasının altında kalmış. O büyük coşku, o saf heyecan, o içini titreten sıcaklık… Hepsi sanki bir çocuğun balonundan kaçan hava gibi usulca kaybolmuş. Geriye kalan ise boşluk değil; beklenmeyen bir ağırlıktır. Çünkü bazen mutluluk eksikliği değil, hayal kırıklığı fazlalığıdır insanı yoran.
Masalın mutlu sonla bitmemesi, kahramanın başarısız olduğunu göstermez. Belki de asıl başarı, “devam edememeyi” kabul edebilmekte gizlidir. Çünkü insan bazen kazanarak değil, bırakarak büyür. Kimi masalın son sayfasında yazan şey zafer değil; bir teslimiyet kabullenişidir. Bu kabulleniş, yenilgi gibi görünür ama aslında kaybedilenle barışmanın bir şeklidir. Kırılan bir kalp hiçbir zaman eskisi gibi olmayabilir, evet; ama hiçbir darbeyi hatırlamayan bir kalp de insanı eksik bırakır. Kırıklar bazen insanı tamamlar.
Bazı hikâyelerde mutlu son yoktur çünkü mutlu son dediğimiz şey, aslında bizim kurguladığımız bir beklentidir. İnsan çoğu zaman gerçeği değil, hayalini sever; karşındaki kişiyi değil, kafasındaki versiyonunu aşkla besler. Hikâye bittiğinde ise anlarız: sevdiğimiz şey insanlar değil, onların bizde uyandırdığı umuttur. Fakat umut da, her güzel şey gibi, kırılgan bir camdan yapılmıştır. En ufak bir sarsıntıda çatlar, ince ince kırılır, sonra da paramparça olur. Ve biz yere düşen o cam kırıklarına bakarken aslında kendimize bakarız.
Bir masalın mutsuz bitmesi, umutların bittiği anlamına gelmez; sadece bir dönemin kapandığını gösterir. Çünkü her hikâye, bize bir yük bırakır. Bazen o yük, yıllarca sırtımızda taşırız; bazen birkaç ay içinde unutur gideriz. Ama mutlaka bir iz kalır. O iz, gelecekte nasıl konuşacağımızı, nasıl seveceğimizi, nasıl güveneceğimizi belirler. Mutlu sonla bitmeyen masallar, insanı daha dikkatli, daha temkinli, daha sorgulayıcı yapar. Eskiden kolayca inanılan şeylere artık mesafe konur. Çünkü kalp, bir kez kırılınca sadece iyileşmez; yeniden şekillenir.
Herkes mutlu sonu hak eder ama herkes mutlu sona ulaşamaz. Hayat, kimseye adil olmak zorunda değildir. Bazen iyi insanlar kötü hikâyelere sürüklenir. Bazen çok sevenler, sevilmez. Bazen sabredenler ödüllendirilmez. Bazen tüm doğru hamleler bile yanlış sonuçlar getirir. Bu durum insana acı verir, evet; fakat gerçeğin çıplak hali böyledir. Masal biter, perde iner, ışıklar kapanır ve biz boş bir sahnenin ortasında tek başımıza kalırız. Fakat yalnızlık da bir çeşit öğretmendir. Sessizlik, bazen en gürültülü derstir.
İyi haber şu ki: mutsuz biten masalların bile gizli bir değeri vardır. İnsan, acının içinden geçerken çıplaklaşır; sahicileşir; kendini daha net görür. Koşulsuz mutluluk insanı şımartır; hüzün ise insanı derinleştirir. Kırılan şeyler çoğu zaman bir şey öğretir. Yıkılan bir hayalin altından bazen gerçek benlik çıkar. İnsan, yara aldığı yerden yeniden filizlenir. Bazen o filiz öfkeyle büyür; bazen sabırla; bazen sessizlikle… Ama büyür. Ve her büyüme, bir vedanın içinden geçer.
Mutlu son yok diye masal değersiz değildir. Hatta tam tersi: bazı hikâyeler tam da bu yüzden unutulmaz. Mutlu sonla biten şeyler çabuk unutulur çünkü insan güvenle dinlenir, drama yoktur, acı yoktur. Ama yarım kalmış, kırılmış, çatlamış, bitmiş ama tamamlanmamış hikâyeler… İşte onlar insanın içine işleyen hikâyelerdir. Çünkü insan en çok acıyı hatırlar. En çok yarım bırakılmış cümlelerin ağırlığını taşır. En çok kapanmayan defterler ağır gelir. Ve her kapanmayan defter, bir sonraki sayfaya daha dikkatli dokunmayı öğretir.
Belki de masalın mutlu sonla bitmemesi, ileride daha güçlü bir başlangıç için gereklidir. Biten şeyler, yer açar. Kaybolan şeyler, yeni olasılıkları görünür kılar. Her kayıp, insanın içindeki bir kapıyı açık bırakır. O kapıdan bazen yeni bir sevgi, bazen yeni bir umut, bazen de yeni bir benlik geçer. Belki de gerçek mucize, mutlu son değil; yürüyüp gitme cesaretidir. Çünkü masalı biten kişi, yeni bir masala başlama hakkını da kazanmıştır.
---
Ve bütün bunların sonunda geriye şu kalır:
Masal bitti.
Evet.
Ama bu, senin bittiğin anlamına gelmez.
Her masal, kahramanına bir şey öğretir. Senin masalın da mutsuz bitti belki; ama sen hâlâ yürüyorsun, nefes alıyorsun, öğreniyorsun, değişiyorsun. Bu da bir tür zaferdir. Çünkü bazı insanlar için mutlu son, hikâyenin sonunda değil; yolun ortasında, fark edilmeden gelir. Masalın mutlu sonla bitmedi diye üzülme. Belki de senin hikâyenin mutlu kısmı daha başlamadı bile.
Yeni sayfa kapaklarını aralayıp bekliyor.

