Bir insanın kalbine iyi gelmeyi öğrenin
Tuana Yılmaz
Bir insanın kalbine iyi gelmeyi öğrenin; bu bir meziyet değil, bir sorumluluktur. Hayat dediğin şey zaten yeterince sert, yeterince gürültülü, yeterince yoran bir arena. İnsanlar her gün bir şeylerle savaşıyor: geçimle, yalnızlıkla, geçmişle, kendi iç sesiyle. Böyle bir dünyada birinin kalbine iyi gelmek; yüksek sesle konuşmadan anlaşabilmek, yaraya parmak basmadan da orada olduğunu hissettirebilmektir. Kimse senden mucize beklemiyor, kimse “beni kurtar” demiyor. Ama herkes biraz olsun nefes almak istiyor. Kalbe iyi gelmek; akıl vermek değil, aklına güvenildiğini hissettirmektir. Omuz silkmek değil, omuz olmaktır. Susmak gerekiyorsa susmayı bilmek, konuşmak gerekiyorsa kelimeleri bıçak gibi değil merhem gibi kullanabilmektir. Eski usul bir nezaket bu belki; ama eskiler bazı şeyleri doğru yapardı. İnsan insanın yurdudur derlerdi, boşuna değil.
Kalbe iyi gelmek hız işi değildir; çağın hızına kapılıp “hemen çözüm” paketleri sunmak değildir. Bazen çözüm yoktur, bazen de çözüm zamandır. O zaman yapman gereken tek şey, kaçmamaktır. İnsanların en çok yaralandığı yer, terk edildikleri anlardır. Duygularını anlatırken yarı yolda bırakıldıkları, cümlelerinin “abartıyorsun” diye kesildiği, gözlerinin içine bakılmadığı anlardır. Kalbe iyi gelmek, ciddiye almaktır. Birinin acısını küçültmemek, sevincini kıskanmamak, sessizliğini tehdit gibi görmemektir. Şüpheci ol; ama insanın kendine kurduğu cümleleri de sorgula. Her güçlü duruşun arkasında yorgun bir ruh olabilir. Her gülüş, mutluluk beyanı değildir. Bunu fark etmek zekâ ister, biraz da vicdan.
Bir insanın kalbine iyi gelmek için büyük laflara ihtiyacın yok. Hatta çoğu zaman büyük laflar zarar verir. Net ol, dürüst ol, ama sert olma. Gerçeği söyle; fakat gerçeği tokat gibi değil, kapıyı çalarak sun. Cesaret verici ol; çünkü herkes kendiyle baş etmeye çalışıyor. “Geçecek” demek kolay, ama “buradayım” demek değerlidir. İnsanlar nasihat değil, şahit ister. Yanında duranı, düşerken kaçmayanı, yükselirken alkışlayan ama kibirlenirken uyaranı ister. Bu denge zor, evet. Ama öğrenilir. Tıpkı iyi dinlemenin, doğru zamanda susmanın, doğru kişiye doğru mesafede durmanın öğrenildiği gibi.
Kalbe iyi gelmek biraz da egoyu terbiye etmektir. Her şeyi sen bilmek zorunda değilsin. Her yaraya sen merhem olmayacaksın. Bazen geri çekilmek, bazen “bunu ben çözemem” demek en şefkatli davranıştır. Kurumsal hayatta bile böyledir: her problemi tek başına sahiplenmek sürdürülebilir değildir. İnsan ilişkileri de bir ekosistemdir. Yormadan, tüketmeden, karşılıklı saygıyla ilerler. Kalbine iyi geldiğin insanın hayatında bir yük değil, bir denge unsuru olursun. Var olman rahatlatır, yokluğun panik yaratmaz. İşte sağlıklı olan budur.
Ve şunu unutma: Kalbe iyi gelmek romantik bir meziyet değildir; etik bir duruştur. Dedikodu yapmamak, sır taşımak, sözünde durmak, yokken arkasından konuşmamak… Bunlar küçük gibi görünen ama kalpte büyük izler bırakan davranışlardır. İnsanlar çoğu zaman ne söylediğini değil, nasıl hissettirdiğini hatırlar. Bir cümle yıllarca yankılanır, bir bakış ömür boyu taşınır. O yüzden rastgele davranma. Girdiğin her kalpte ayakkabılarını çıkar; saygıyla bas. Çünkü kalp, kırıldığında ses çıkarmaz ama yankısı uzun sürer.
Bir insanın kalbine iyi gelmeyi öğrenin; önce kendinizden başlayarak. Kendine hoyrat olan başkasına şefkatli olamaz. Kendi iç sesinle barış, kendi yaralarını inkâr etme. Güçlü olmak, hiç kırılmamış olmak değildir; kırıldığını kabul edip yine de zarif kalabilmektir. Geleneksel bir söz vardır: “İnsan olmak zor zanaat.” Doğru. Ama bu zanaatın en kıymetli ustalığı, kalbe zarar vermeden yaşamayı bilmektir. Bugün birinin kalbine iyi gelirsen, yarın dünya biraz daha katlanılır olur. Büyük devrimler böyle başlar; sessiz, gösterişsiz, ama sahici.

