BIST12.668,52%1.70
USD43.2797%0,13
EURO50,1988 %-0.1
ALTIN6.358,87 %-0.5

Haklıyken haksız olmak

Neslihan Birkan

Abone OlGoogle News
21 Ekim 2025 14:56

Hayatın en büyük ironi sahnelerinden biri, haklılığımızı savunurken haksız duruma düşmektir. Bu durum öyle tanıdık, öyle evrensel bir haldir ki, insanlık tarihi boyunca felsefecilerin, hukukçuların, şairlerin ve sıradan insanların defalarca deneyimlediği bir çıkmaz olarak önümüzde durur. Bir insan bazen en doğru hakikati haykırır; fakat bu hakikati dile getiriş biçimi, seçtiği yöntem veya taşıdığı kibir, o kişiyi gözlerden düşürür. Haklıdır ama yalnız kalır, haklıdır ama kimse yanında durmaz. İşte bu yüzden haklılık, tek başına bir zafer değildir; üslup, niyet ve yöntem, haklılığın kalıcılığını belirler.

Haklıyken haksız olmak, çoğu zaman insan egosunun tuzağıdır. Egosu güçlü olan kişi, haklılığını bir gerçeği aydınlatmak için değil, karşı tarafı alt etmek için kullanır. Bu yüzden “ben haklıyım” demek, bazen “ben kazanacağım” demeye dönüşür. Böyle olduğunda ise haklılık artık gerçeğin değil, üstünlük savaşının bir parçası olur. Karşı tarafın gönlü incinir, gururu kırılır. Haklılığın özü kaybolur, geriye sadece çatışmanın izleri kalır. Ve bu izler, çoğu zaman gerçeğin parlaklığını gölgeler.

Kimi zaman da haklıyken haksız olmak, “fazla doğruculuğun” sonucudur. İnsan bazen öyle açık sözlü, öyle acımasız bir dürüstlükle konuşur ki, karşısındaki kırılır. Haklıdır ama kırıcıdır. Bir dostun yanlışını yüzüne vururken, bunu şefkatle değil de alayla yaptığında, haklılığının değeri kalmaz. Bir eş, sevgilisine gerçeği söylerken onu utandırdığında, gerçeğin güzelliği bir yaraya dönüşür. Bir öğretmen, öğrencisinin eksikliğini düzeltmek için haklıdır; ama bunu küçümseyerek söylediğinde, haklılığı öğrencinin kalbinde yara açar. Böylece insan, gerçeği savunurken incitici bir hâl alır. Ve işte o anda haklı olan, kaybeden taraf olur.

Felsefi açıdan bakıldığında, haklıyken haksız olma durumu “etik” ile “pratik” arasındaki gerilime benzer. Aristoteles, erdemli davranışın sadece doğru şeyi yapmak değil, doğru şeyi doğru zamanda ve doğru şekilde yapmak olduğunu söyler. Haklılık da böyledir: Doğru şeyi dile getirmek tek başına erdem değildir; bunu nasıl, nerede, kime ve hangi tonda söylediğin önemlidir. Çünkü hakikat, kaba bir sunumla değerini kaybeder.

Tarihsel örnekler de bu ironiyi gösterir. Sokrates, Atina’da hakikati savunduğu için yargılandı ve idama mahkûm edildi. Haklıydı; söylediği şeyler zamanla felsefenin temel taşlarına dönüştü. Ama dönemin toplumu onu susturmayı seçti. Çünkü haklılığını dile getirme tarzı, dönemin iktidarını ve değerlerini zorluyordu. Tarih, onun haklı olduğunu kanıtladı ama yaşadığı çağda o, “haksız” muamelesi gördü.

Günlük hayatta da benzerlerini görürüz. İş yerinde bir çalışan, yöneticisinin yanlışını dile getirir. Gerçekte haklıdır ama bunu herkesin ortasında, alaycı bir dille söylediğinde, haklılığı ikinci planda kalır. Yöneticinin gururu zedelenir ve çalışan “saygısız” olarak damgalanır. Aile içinde bir çocuk, ebeveyninin adaletsiz bir kararına itiraz eder. Haklıdır ama bunu öfkeyle, bağırarak söylediğinde, anne babanın gözünde “edepsiz” olur. Yani haklılık, haklı kalmayı başaramadığı için haksızlığa dönüşür.

Haklıyken haksız olmak, aslında bir iletişim problemidir. İnsan, niyetini doğru aktaramadığında veya haklılığını kibirle sunduğunda, karşı taraf savunmaya geçer. Bu savunma hâli, gerçeğin görülmesini engeller. Haklı olan, haklılığını ispat etmeye çalıştıkça karşı taraf daha çok kapanır. Böylece hakikat duvarlara çarpar, yankılanır, ama kalplere ulaşmaz.

Bazen de haklıyken haksız olmanın temelinde “zamanlama” vardır. Haklı bir söz, yanlış zamanda söylendiğinde ters etki yaratır. Yas tutan birine “hayat devam ediyor” demek doğrudur ama acının ortasında söylendiğinde kırıcıdır. Birine “yanlış yapıyorsun” demek doğrudur ama herkesin içinde söylendiğinde inciticidir. Haklı söz, uygun zaman ve mekânda söylenmediğinde adalet değil, yara olur.

Toplumsal boyutta da haklıyken haksız düşmek sıkça görülür. İnsanlar bazen en haklı davaları bile öyle bir yöntemle savunur ki, toplumun gözünde o davanın itibarı zedelenir. Bir hak mücadelesi şiddete kaydığında, haklı olan taraf bile destek kaybeder. Çünkü insanlar sadece gerçeğe değil, gerçeğin sunuluş biçimine de bakar. Bu yüzden tarihte pek çok haklı dava, yanlış yöntemlerle gölgelenmiştir.

Haklıyken haksız olmak, insana şu dersi verir: Gerçek, sabırla, şefkatle ve adaletle söylenmelidir. Aksi hâlde haklılık, zehre dönüşür. Çünkü insan kalbi, yalnızca gerçeği değil, gerçeğin sunuluş biçimini de hatırlar. Bir dostunuzun size doğruyu söylediğini unutabilirsiniz ama size nasıl söylediğini asla unutmazsınız. Bu yüzden haklıyken haksız olmak, en çok da üslubun kaybettirdiği bir savaştır.

Sonuçta insan şunu öğrenir: Haklılık, bir taş gibi sert değil; bir tohum gibi olmalıdır. Sert taş karşı tarafın canını yakar, ama tohum toprağa düşer ve zamanla filiz verir. Haklı söz de böyledir; kaba sunulduğunda kırar ama sabırla ve şefkatle söylendiğinde karşı tarafta yeşerir. Gerçek, bir yaraya değil bir şifaya dönüşür.

Ve belki de en önemlisi, haklıyken haksız olmamak için insanın kendi gururunu dizginlemesi gerekir. Çünkü haklı olmak çoğu zaman güç verir; ama o gücü incitmek için değil, iyileştirmek için kullanabilen insan gerçek anlamda erdemlidir. İşte bu yüzden, haklı çıkmak değil, haklı kalmak önemlidir. Çünkü haklı kalmak, sadece aklın değil, kalbin de kazanmasıdır.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Neslihan Birkan

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları