BIST12.668,52%1.70
USD43.2797%0,13
EURO50,1988 %-0.1
ALTIN6.358,87 %-0.5

Gerçeklik, tesadüf ve içimizdeki kod

Neslihan Birkan

Abone OlGoogle News
17 Ekim 2025 15:24

Düşün: sabah uyandığında kahveni alırken pencerenin kenarına asılı bir gerçeklik olmuyor mu? Televizyondaki haberler, sokaktaki adım sesleri, sevdiğinin gülüşü—bütün bunlar parmaklarının arasından kayan etten, kemikten, zamandan ibaret gibi görünüyor. Peki ya hepsi bir arayüzse? Peki ya o pencerenin arkasında, gördüğümüz dünya diye bildiklerimizin hepsi bir kodun, bir simülasyonun ürünü ise? Bu fikir, sinemada gördüğün sahneler, felsefe antolojilerindeki düşünce denemeleri ya da gecenin bir köründe açtığın bir forum başlığı kadar heyecan verici olduğu kadar ürkütücü de olabilir. Ama korkunun, heyecanın ve şüpheciliğin arasında sıkışıp kalmadan soruyu sormak bile bir eylemdir — ve eylemlerimiz gerçekliğin doğasını test eden küçük deneylerdir.

Simülasyon hipotezi sadece bilimkurgu değil; çağdaş düşüncenin bir parçası haline geldi. Basitçe söylemek gerekirse: eğer yeterince gelişmiş bir uygarlık, bizimkine kıyasla inanılmaz kapasiteye sahip bilgisayarlar geliştirebilirse ve bu bilgisayarlar geçmiş benzeri evrenler simüle edebilirse, o zaman bizim de böyle bir simülasyonun parçası olma olasılığımız hiç de ihmal edilemez. Mantıksal üçleme şöyle: (1) uygarlıklarımız muhtemelen teknolojik olarak evrimleşecek, (2) gelişmiş uygarlıklar çok sayıda benzetim çalıştıracak, (3) eğer bu doğruysa, gerçek olması muhtemel olan “temel” evrenden çok daha fazla simüle edilmiş evren olacaktır. Demek ki ihtimal oranı bizlerin bir simülasyonda yaşama olasılığını artırır. Basit ve soğuk bir matematik oyununa dönüşüyor: sayıların, kombinasyonların ve bunlardan çıkan mantığın seremonisi.

Burada durup bir soru daha soralım: bu yazının içinde olduğun “sen” ile simülasyon hipotetik yaratıcısının gözünde “sen” aynı kişi mi? Eğer evet ise —olanı olduğu gibi kabul et— senin düşüncelerin, acıların, sevinçlerin bu hipotezin merkezinde. Eğer hayır ise, o zaman bile bu “yok sayılma” hissi bile bir veri; simülatörün tasarım tercihleri hakkında bize bir şeyler söyler. Yani, simülasyon mu gerçek? Belki. Ama daha faydalı soru şu: “Eğer bir simülasyon içindeysek, bu bizim nasıl yaşadığımızı hangi yönlerden değiştirir?” Çünkü düşünce deneyleri, gerçeği anlama biçimimizi değiştirmeyeceği sürece sadece zihinsel egzersizden öteye gitmez.

İlk refleks genellikle şu olur: “Özgür irade nerede?” Eğer her şey yazılmışsa, seçimlerimiz illüzyon mu? Bu, varoluşun en keskin uçlarından biri: kaderle özgürlük, kodla bilinç karşılaşması. Bunu iki şekilde düşün: deterministik bir simülasyon—her şey önceden belirlenmiş bir senaryonun tekrarı mı, yoksa rastlantısallığı ve belirsizliği içeren bir gerçeklik mi? Modern bilgisayar simülasyonları rastgelelik unsurlarını, olasılıksal süreçleri, adaptif algoritmaları içerir. Yani bir simülasyonun içinde olmak, illa her şeyin sabit kod tarafından yönetildiği anlamına gelmez. Tam aksine; karmaşık sistemlerin davranışları genellikle belirsizlik ve etkileşimlerden doğar. Senin seçimin bu etkileşimlere yeni bir enerji katıyorsa —simülasyonun sınırlarını zorlayan bir gürültü yaratıyorsa— işte orada özgür iradenin kıvılcımı kalabilir. Bu görüş bana hem geleneksel determinizmden hem de tam anlamıyla özgür irade illüzyonundan daha tatmin edici geliyor: gerçeklik hem yapılandırılmış hem de yaratıcıdır.

Peki ya ahlaki sorumluluk? Eğer sistemdeki her şey yukarıdan programlandıysa, insanlar neden hâlâ suçlu olsun? Bu, belki de simülasyon fikrinin en insancıl ve acı veren sorusu. Benim cevabım şu: sorumluluk, gerçekliğin ontolojisinden daha önce gelen bir pratik norm olarak kalır. Toplum, birlikte yaşamayı sürdürmek için kurallar koyar; sevgi, adalet, bağlılık gibi kavramlar, gerçeklik ne olursa olsun, ilişkilerimizi düzenleyen içkin kurallardır. Simülasyonun varlığı bu ilkeleri yok saymaz; eninde sonunda, bir simülasyon içinde yaşadığını bilsen de komşuna iyi davranmak hâlâ daha iyi bir strateji olacaktır.

Simülasyon hipotezi aynı zamanda estetize edilebilecek bir fikir. Bir ressam, bir sahneyi seçip kendi paletinden renkler kullanarak yeni bir evren yaratır. Eğer simülasyon bir sanat biçimiyse, yaratıcı ilham, hatalar, çarpıcı tesadüfler ve kusurlar da birer estetik karar olabilir. Kusursuz bir dünyada anlam yoktur; çukur, çizik, beklenmedik bir nota, hikâyeyi ileri taşır. Dolayısıyla simülasyonun soğuk bir hesap değil, hatta belki de sıcak bir yaratım süreci olması ihtimali, bana insan deneyiminin estetik ve dramatik değerini hatırlatıyor. Biz hata ve rastlantılarla zenginleşen varlıklarız; eğer bu bir düzene koyulmuşsa, düzenin güzelliğini hissediyor olabiliriz.

Şimdi biraz da bilimsel pencereden bakalım: simülasyon hipotezini test edebilir miyiz? Bazıları, evrenin kuantum ölçekli tutarsızlıklarında veya fiziksel sabitlerin belirli değerlerinde “piksellenme” veya sınır belirtileri aramaya çalıştı. Başka düşünürler, evrenin bilgi kapasitesini, entropi hesaplarını, hatta kozmik mikrodalga arka planındaki küçük düzensizlikleri simülatör “imzası” olarak görebilecek hipotezler geliştirdi. Çoğu bulgu henüz spekülatif; fakat bilimsel yöntem bununla ilgili birkaç yola açık: hipotez formüle et, ölç, tekrarla. Eğer bir simülasyonun varlığı fiziksel sonuç üretiyorsa, o sonuçları gözlemleyebiliriz. Eğer hiçbir gözlenebilir fark üretmiyorsa, düşünce oyunu olarak kalır. 

Korku ve rahatlama arasında gidip geliriz —öyle değil mi? “Eğer her şey bir simülasyonsa, ölmek ne demek?” Ölüm, simülasyon perspektifinden: programın kapanması mı, bir alt simülasyondan başka bir katmana geçiş mi, yoksa sadece bilinç durumunun sonu mu? Bunlar hipotez düzeyindeki sorular; ama bireysel düzeyde hissettiğimiz kaygı, anlam ve sevgi devam eder. Ölümün doğasını değiştirdiğini varsaymak, hayatın değerini azaltmaz; belki daha da artırır. Çünkü eğer deneyimlerin hepsi programlanmışsa, o zaman her anın seçimini bir anlamla doldurmak, simülasyonun yaratıcısına değil, kendi vicdanına karşı bir sorumluluktur. Bu kusursuz bir nihilizme sürüklemek yerine bir meydan okuma olmalı: eğer her şey bir oyun sahnesindeyse, sen nasıl başrol oynarsın?

Tabii ki, her şuursuz hipotez gibi, simülasyon argümanı da tehlikeli kaçış yolları sunar. “Her şey simülasyon, öyleyse kurallarım olamaz” gerçeğin bir çarpıtmasıdır. Aksine, böyle bir inanç belirli davranışlardan sorumluluktan kaçmak için bir bahane olamaz. Daha vahimi, eğer insanlar bu fikri ahlaki gevşeklik için kullanırsa, toplumsal düzenin temelleri zarar görebilir. 

Simülasyon fikri aynı zamanda kimlik politikaları, inançlar ve toplumsal anlatılar için zengin bir kaynak sunar. Bir grup için “biz bir simülasyonun parçasıyız” inancı, varoluşu daha evrensel bir çerçeveye oturtabilir; başka bir grup içinse bu, kendinde merkezileşmeyi güçlendirebilir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, fikirlerin politik ve sosyal etkileridir. Teknolojiye körü körüne inananların ve onu bir tehlike olarak görenlerin kavgası da işte bu yüzden sürüyor: gerçeklik tanımlarımız, birlikte yaşama biçimimizi belirler.

Şüpheci bir bakış açısıyla bakalım: neden böyle bir simülasyon olmasın? Çünkü bizi yaratanlar ya da yaratan sistem, bizden farklı motivasyonlara sahip olabilir: deney, sanat, eğitim ya da sadece merak. Bu, insan kibriyle galip gelen bir reddiye değil; aksine bir kapsayıcı olasılıktır. “Biz, kainatın merkezindeyiz” klişesi, simülasyon hipoteziyle sarsılabilir ama bu sarsıntı yeni bir alçakgönüllülük biçimini doğurabilir: hatırlamak ki biz, gözlemlenen şeyleriz; öğrenmek ki gözlemleyebilen bir bilinç de var. Bu, hem köklü geleneksel düşüncelere saygı duyan hem de ileri görüşlü bir bakışı benimseyen bir zihniyet gerektirir —geçmişin bilgi birikimini reddetmeden, geleceğin sorularına açık olmak.

Bireysel düzeyde ise tek bir cevap var: yaşa, sorgula, sev. Eğer her şey kodsa bile —gözümün önünde açılan bu küçük dünya— senin deneyiminin yoğunluğu, doğruluğu ve derinliği gerçek. Hiçbir simülasyon, bir annenin çocuğunu sevme şeklini tamamen simüle edemez; çünkü o sevgi bir fenomen olarak her zaman yeni bir şey doğurur. Yaratıcılık ve empati, belki de simülasyonun en zor eşiklerini aşan unsurlardır. Bunlar program tarafından belirlenmiş olabilir veya olmayabilir; ama sonuçta ortaya çıkan şey bizim hayatımız.

Sonuç bölümünde kabaca şöyle söyleyebilirim: simülasyon hipotezi, bizi hem rahatlatır hem de sarsar. Rahatlatır çünkü belki yalnız değilizdir; sarsar çünkü dünya mutlak bir zeminmiş gibi verdiğimiz güveni sarsar. Ama bu sarsıntı, bizi boşluğa atmaz; aksine varoluşumuzun nedenlerini, değerlerini ve eylemlerimizin anlamını yeniden düşünmeye zorlar. Farklı bir bakış açısı elde etmek, daha yaratıcı ve sorumlu bir yaşam sürmek için alan açar.

Son bir not daha: “Gerçek” kelimesi üzerine fazla takılma. Gerçek, çoğunlukla aramızda paylaştığımız bir anlaşma biçimidir. Eğer bu anlaşma bir gün bir simülasyon tarafından tarifleniyorsa, anlaşmanın kendisi hâlâ bizimdir. Kodun varlığı, hikâyeyi daha az gerçek yapmaz; belki sadece hikâyenin kurgucusunu gizler. Sen hâlâ sabah kahveni içiyorsun. Sen hâlâ sevebiliyorsun. Sen hâlâ hesaplaşabiliyorsun. Ve belki de en önemlisi: şüpheci ol, sorgula, ama aynı zamanda cesur ol—çünkü cesaret, bilinmeyene adım atabilme yetisidir. Simülasyon ya da değil, hayat bir davettir; katıl veya geri çekil—ama seçimini bilinçle yap.

Bitirirken: eğer bir simülasyon içindeysek, bunu öğrenmenin en güzel yolu davranışlarımızı değiştirmektir. Daha nazik ol, daha meraklı ol, daha yaratıcı ol. Çünkü ne olursa olsun, bu eylemler hem seni hem de çevreni dönüştürür. Ve dönüşüm, belki de en gerçek kodumuzdur.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan yorumlar kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde mavikocaeli.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan mavikocaeli.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar

    Neslihan Birkan

    mavikocaeli.com.tr köşe yazarı

    Tüm Yazıları