Haber
02 Ekim 2019 - Çarşamba 17:03
 
Halil Küçükparlak'ın Köşe Yazısı: Dil Bayramı
KOCAELİ Haberi
Halil Küçükparlak'ın Köşe Yazısı: Dil Bayramı

Geçen hafta Dil Bayramı’ydı, bu yazıyı geçen hafta yazmayı düşünmüştüm ama yoğunluktan bu haftaya kaldı. Kusuruma bakmayın, gecikmeli de olsa bayramınızı kutluyorum.

 

Türk Dil Bayramı, Türk Dili Kurultayı’nın açılış günü olan 26 Eylül 1932 tarihinden bu yana kutlanıyor. Kökenleri tarihin çok eski dönemlerine uzanan dilimizin için kabul edilen Türk Dil Bayramı'nın bu yıl 87. yılını kutluyoruz. Peki Türk Dil Bayramı nedir, önemi ne?

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine dil işlerini yürütecek bir oluşumun kurulmasına karar verilmesi ile birlikte ilk kez 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dil Kurumu kuruldu. Sonrasında ise düzenlenen Türk Dili Kurultayı ise 26 Eylül’ü Dil Bayramı ilan etti. Türk Dil Kurumu, çok sayıda bilim adamı, gazeteci, yazar, devlet adamı ve sanatçı gibi önemli meslek gruplarını topladığı Türk Dili Kurultayı’nda Türkçe’nin önemini vurgulamak için 26 Eylül gününü ‘dil bayramı’ ilan etti.

 

Bir milletin var olabilmesi için dilin en önemli unsur olduğuna inanan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, bir akşam yemeğinde masadakilere dil işlerine yoğunlaşılması gerektiğini söylemesi üzerine Türk Dili Tetkik Cemiyeti adında Türk dili ile ilgilenen bir kurum kuruldu.

 

Atatürk: “Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyi­nin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir” diyor. Ahlaksız, ananesiz, hatırasız, kalpsiz, zihinsel bir millet yaşayabilir mi? Varlığını sürdürebilir mi?

 

Atatürk’ün bu talimatından sonra cemiyet kurulmuş, “Dil, millet denilen toplumun en önemli sosyal varlığıdır. Milli kültürün ilk ve en önemli unsurudur. Kültür değerlerinin çoğu dille ifade edilir; dilde ifadesini bulur. Kendi dilimiz olmadan, kendimize özgü edebiyatımızın, müziğimizin olması düşünülemez” fikri benimsenmiş.

 

Dilimizin ne kadar önemli olduğunun bilincinde olan Karamanoğlu Mehmet Bey, günümüzden tam 742 yıl önce “Bugünden sonra divanda, dergahta ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır. Defterler dahi Türkçe yazılacaktır” diye bir ferman yayınladı. Mehmet Bey, o dönemde edebiyat dili olarak Farsça, ilim dili olarak Arapçayı kullanan Selçuklulara karşı halkı etrafında toplayarak baş kaldırmış ve Türkçeyi devlet dili ilan etmişti.

 

Peki, sonraları ne oldu? Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra Osmanlıca diye bir dil icat edildi. Yaptığım araştırmalarda da dilbilimciler Osmanlıca diye bir dilin olduğunu kabul etmiyorlar. Arapça, Farsça ve Türkçeden alınan kelimelerle bir dil oluşturulmaya çalışılmış. Zaten halk arasında da hiç rağbet görmemiş, halk duru bir Türkçe kullanmaya devam etmiş. Saray ve çevresinde saraya yaranmak isteyenler tarafından kullanılmış. Şimdi buna hemen itiraz edenler çıkacak, biliyorum. İster kabul edin, isterseniz etmeyin ama gerçek bu. İspatı da gayet basit. Saraya yaranmak isteyen Baki, Fuzuli, Nedimi gibi daha birçok şairlerin şiirlerinin tamamı değilse de büyük bir kısmı “Naat” denilen padişahı övmek amaçlı şiirler yazmışlar. Açın bakın google’ye bu şairlerin şiirlerini okuyun bir cümle değil, bir kelime bile anlamazsınız. Osmanlıca denilen ağır, ağdalı sözleri ancak saray ve çevresi anlardı. Osmanlı devletinin halkı, yani milletin tamamı duru bir Türkçe kullanırdı. Halk şairleri olan Yunus Emre’yi, Köroğlu’nu, Karacaoğlan’ı okuyun tamamını anlarız. Değil biz, ortaokula giden torunlarımız bile anlar.

 

Şimdi de dilimize sahip çıkmalıyız. Dilimizin bozulmasına izin vermemeliyiz. Ama öyle yapıyor muyuz? Kocaman bir Hayııırrr! Etrafınıza bakın lütfen, minibüsle bir yerden bir yere giderken geçtiğiniz caddelerdeki tabelaları gözlemlemeniz yeter de artar bile. Büyük şirketlerden, mahalle arasındaki en küçük bir dükkana kadar hepsi bir yabancı tabela hevesi içinde. Kocaman şirketlerin idare binaları “Falanca Center” diye adlandırılır. Neden merkez değil de center? Bu sorunun cevabı yok. Büyük şirketlerden sonra ara sokaktaki küçücük tek koltuklu berber dükkanının üzerinde “Green Black Kuaför” tabelası var. Karma karışık bir tabela İngilizce Green ve Black kelimeleri yerine öz Türkçe dilimizden Yeşil Siyah yazsa, orijinali Fransızca Coiffeur olan kelimeyi Kuaför yapıp tabelasına “Green Black Kuaför” yazmak yerine “Yeşil Siyah Berberi” yazsa kendisine daha az mı müşteri gelir acaba?

 

Bunlar yetmez gibi bir de şimdi Suriyeliler çıktı başımıza. Birkaç ay önce bir lokantanın önünden geçiyordum. Kapısında bir esmer delikanlı dikiliyor. Önce girecek gibi yaptım delikanlı “Buyur amca” dedi. Kafamı kaldırıp baktım büyük bir tabela, ve ışıklı yazı geçiyor ama Arapça. Ben eşikte durup kafamı kaldırıp tabelaya bakarken delikanlı beni içeri davet ediyordu. Ben “Burasını sizinkiler için açtınız galiba” dedim Suriyeli delikanlıya. “Olur mu amca, herkes için açtık buyur” demesi üzerine “O zaman tabelanızı da benim anlayacağım şekilde yazmanız gerekirdi” deyip geri döndüm. Hesapsız, kitapsız, kontrolsüz bir şekilde onları ülkemize sokan devletimizin bu tür tabelalara denetim yapması gerektiğini düşünüyorum. Aslında her esnafın tabelasını yazdırmadan önce belediyedeki bir birime tabelasının şeklini ve ebadını onaylatıp ondan sonra yazdırırsa tabelalardaki yanlış ve çirkin ifadelerin önüne geçilebilir. Mesela “Egzoz”cu esnafın tabelalarının çok azı doğru şekilde yazılmış. Mesela “Falanca çocuk kreşi” tabelası var. Bunların önüne geçilmeli. Dilimize sahip çıkılmalı.

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı